2 Aralık 2009 Çarşamba

Trabzonspor ve Şenol Güneş

Trabzonspor'un ne kadar istikrarsız idare edildiğini ve son yıllarda bir sezonu 3 hoca ile bitirilme geleneğinden defalarca bahsettik bu blogda, o yüzden gene o listeyi önünüze koymayacağız. 4. Şenol Güneş devri dün resmen başladı Trabzonspor'da. Trabzonspor, ülkemizin tek şampiyon Anadolu takımı, ama en son şampiyonluklarını 25 sene önce yaşamışlar. Sanırım ben hiç görmedim gözlerimle şampiyon bir Trabzonspor. Bu anadolu futbolunun güzide şampiyonu, artık istikrarsızlık ligini açık ara önde bitiriyor her sene.

Ben Şenol Güneş'i çok severim. Bir kere duruşu çok insani, yani Fatih Terim ekolünden değil de, Mustafa Denizli ekolünden(Ha Fatih Terim'i de severim o ayrı). Ayrıca hem şampiyon Trabzonspor'un bir parçası hem de milli takımı öyle ya da böyle dünya 3üncüsü yapmış bir hoca kendisi. Ayrıca gene Kore gibi bir yerde çalışarak hem değişik tecrübeler kazandı, hem de bence ülkemize rekabete aç bir halde geri geldi. İşi hem çok kolay, hem çok zor. İşi kolay , çünkü o şampiyon Trabzonspor'un bir parçası. Yani Amerika'yı en baştan keşfetmesine lüzum yok. Sadece o günlerde bu takımın nasıl şampiyon olduğunu, saha içinde, idari anlamda ve alt yapıda nasıl sistemler olduğunu hatırlasın ve onları uygulasın yeterli. Bazen Trabzonsporlular "Bizim 3 büyükler ile mücadele edecek maddi gücümüz yok" tarzı cümleler kuruyorlar. Haksızlar, sonuna kadar haksızlar çünkü onlar şampiyon oldukları zaman maddi güçleri ile değil, kendi özkaynakları ile şampiyon oldular. Şenol Hoca gene o günlere dönüleceğinin sinyalini verdi. İşte bütün zorluklar da burada başlıyor.

Çünkü Şenol Hoca'nın söylediklerini hayata geçirebilmesi için, zamana ihtiyacı var. 3.bucuk sene sonunda elde bir kupa olmama ihtimalini göze alması lazım herkesin. Günlük kaygılar ve sürdürülemeyen başarılar için anlık kararlar verirmemeli. Her sezon yeni bir başlangıç yapılmamalı, çünkü her başlangıçta daha geriden başlıyor Trabzonspor bu rekabete ve bu açık git gide büyüyor. Ayrıca adı Trabzonspor olan bir takımda en az 6 7 karadeniz kökenli futbolcunun olması lazım bence. Zaten bu planlar hayata geçirilince olacaktır.

Umarım bütün Trabzonsporlular şapkayı önlerine koyarlar, düşünürler. Çünkü bir daha ne Sadri Şener gibi bir başkan, ne de Şenol Güneş gibi bir hoca bulamayabilirler.

Maradona

30 Kasım 2009 Pazartesi

Konuşmayalım İşimize Bakalım

Aslında bugün için Barcelona - Real Madrid hakkında yazacaktım. Sonra geçmiş günlerde olduğu gibi futbloun içinde olan ama tam ortasında olmayan şeylerden birini yazmaya karar verdim.


Yılmaz Vural'dan bahsediyorum. Aslında Yılmaz Vural'ın açıklamalarından bahsediyorum. Hiç ne dediğini yazmakla uğraşmayacağım. Herkes biliyor. Herkes yılmaz Vural'ın Fenerbahçe aşkının da biliyor. Ama ne yazık ki bu konuştuğu şekilde devam ederse gidebileceği en büyük takım Trabzonspor olur.(Trabzonlular alınmasın lütfen).


Yılmaz Vural'a akıl vermek benim işim değil bu iş için para alan adamlar var onların bu konuda Yılmaz Vural'a yardımcı olması lazım ya da Yılmaz Vural'ın bir medya ilişkileri uzmanı ile oturup konuşması lazım. Eğer böyle tutarsız konuşmaya devam ederse hiç bir büyük takım bu riske girmeyecek ve kendi hayallerinden olacak Yılmaz Vural. Yılmaz Vural şu an için doğru yapıyor diyenleriniz olabilir nitekim hakkında ne kadar konuşuluyorsan o kadar iyi gazetecisinin diyen insanların memleketi burası. Yılmaz Vural güzel futbol oynattı ama ne yazık ki konuştukları yine yeniden oynattığı futbolun önüne geçti.

Yılmaz Vural artık konuşmamalı ve sadece işine konsantre olmalı daha ligde tutması gereken bir takım var. Lig daha uzun; kendisi "kendi göbeğimizi kendimiz keseceğiz" diyor ama çoğu kişinin de bildiği gibi şu an olduğu pozisyondaki takımlarda oynayan oyuncular büyük takımlara karşı kendilerini göstermek için oynuyor. Yayınlamayan maçlarda istekleri kayboluyor ki böyle olmasını kimse eleştirmemeli yayıncı kuruluş bir şeyler yapmalı bu iş için. Neyse yine futbolun yan ürünleri hakkında bir şey yazdım.


Saygılar. Trakedi

Futbol Şölenim

Yorucu vize haftaları geride kaldı, bayram başladı. 4 gün dinlencenin 4 gününde de futbol izledim, Fm oynadım iddaada yüzümü güldüren ama kahkaha attırmayan bir mebla kazandım, kısacası kendime bir futbol şöleni organize ettim. Bu şölende bana eşlik eden pek muhterem babam , diet kolam , kızarmış patateslerim ve evde günde 10 saat futbol izlenmesinden kafayı yiyen zavallı annem ve en önemlisi güzelim maçların içine etmek için sık sık gelen ziyaretçilere teşekkürü bir borç bilirim. Eve gelen bayram misafirlerinden özür dilerim ama 10 gün kendini hayatın dışına atmış bir adamdan sizi görünce maç bırakıp , sizinle ilgilenmesini beklemeyin lütfen. Neyse efendim bu kısa maratonda neler yaşadım biraz onlardan bahsedeyim size.

Galatasaray ile üzüldüm. maçı yazdığım için geçiyorum bunu. Cumartesi Portsmouth ManU maçı ile başladım. Giggs ne büyük bir insan yarabbim. Kaç yaşına geldi, inatla oynuyor ve inatla futbol dersi veriyor bize. Hala hızlı, hala attığı paslar akıl dolu. ManU sezon başından beri ideal defans 4'lüsü ile neredeyse 1 ya da 2 maça çıktı sadece ve bu demektir ki ManU'nun ideal bir geri 4'lüsü değil ideal bir geri 8'lisi var , darısı bizim defansların da başına . Portsmouth'da ise Avram Grant'ın ilk maçıydı, bence o da bu takımı toparlayamaz. Zaten kendisinden gerek görünüş olarak hazzetmiyorum , gerekse Chelsea zamanından kalma bir uyuzluğum var kendisine. Zaman zaman bana leşçi bir akbabayı andırıyor.

Akşam ise Yılmaz Vural şov izledim. Kasımpaşa'nın başına geçtiğinde Marquinhos ile birlikte çocuklar gibi sevindik. Ondan başkası bu lejyonu bir takım haline getiremezdi. Sırf Fenerbahçe maçı için demiyorum bunu, Kasımpaşa Lig'in en sağlam tek pas oynayan takımı. Murat Erdoğan futbolunun 3. baharını yaşıyor, zaman zaman top sürme süresini uzatıp manasız zorlamalar yapıyor ama o kadar kusur kadı kızında da olur. Maçtan sonra da güzel konuştu Yılmaz Hoca. Bu takım bu oyun ile kümede kalır bence. Hatta Sivas ve Denizli varken, düşme korkusunu hissetmez bile önümüzdeki haftalarda. Fenerbahçe'de ise sıkıntı büyük. Aslında yazmak istiyorum, ama "Hadi oradan pis Galatasaraylı" tadında tepkiler ile uğraşmak istemiyorum. Hoş bizim blogu takip edenler tepki vermiyorlar hiç sağolsunlar :)

Pazar günü ise hem iddaa için laptoptan maçları takip ettim, hem de verilen maçları "mix"leyerek izledim. Merseyside derbisi vardı. Maçı Liverpool kazandı ama haketti mi bilemiyorum. Rafa , daha ne kadar Riera'yı yedek tutacak, hadi onu geçtim takımın dikine gidebilen sayılı isimlerinden Benayoun neden sürekli senin yanında be adam? Bu kadar çok seviyorsan verirsin bonservisini , alırsın adamı hayat arkadaşın yaparsın, can yoldaşın yaparsın. Everton'da ise bence futbol dünyasının en yalan forvetlerinden birisi Jo var. Ya o kabarık saçlardan beyne hava gitmiyor, ya adamda tespit edilememiş bir zeka geriliği falan var. Bu kadar kötü oynanmaz be arkadaşım. Ne pozisyonlarda ofsayt mısın ona bakıyorsun, ne adam gibi koşular yapıyorsun. Bir de benim iki adamım var Everton'da Fellaini ile Pienaar. Maç boyu didindiler uğraştılar ama top onları sevmedi bence. Maçın hakkı beraberlikti ama futbolun adaleti olmuyor.

Bu maçla mixlediğim maç ise Trabzonspor - Es Es maçıydı. Trabzonspor Serkan Balcı'nın muhteşem oyunuyla maçı kazandı. Böyle bir cümle yazcağım hiç aklıma gelmezdi, Serkan'ın da aklına sanırım aynı maçta hem mükemmel bir orta , hem de mükemmel bir gol atacağı aklına gelmezdi. Trabzonspor eksikti, garibim Es Es onlardan eksikti. Ümit Karan, Bülentler, Doğan, Mehmet Yılmaz gibi 5 as oyuncusu yoktu. Trabzonspor'da en azından bir süre sular durulur. Şenol Güneş ile maceralarını merak ediyorum. Bakalım bu sefer kaç hafta sabredecekler?

Bir diğer futbol bienali ise Arsenal - Chelsea maçındaydı. Allahım Drogbaaaaaaaaaaaa diye bağırmak istiyorum. Bu arada Ancellotti ekolu oluşuyor bence. Adama 4 sağlam savunma oyuncusu, mücadele eden bir ortasaha ve forvet verince neler yaptığı ortada. En azından geçen seneki Scolari zamanıyla mukayese kabul etmez bugünkü oyun. Adamlar sistemi otamatiğe bağlamışlar gidiyorlar.

Son iki maçım da Barcelona - Real ve Sivas - Beşiktaş maçlarıydı. Valla Barca - Real maçının sırf ikinci yarısının 45 ila 65 arasını izledim. Zaten bütün bloglarda mükemmel bir şekilde işlediler maçı, onlar sayesinde tümünü izlemiş gibi oldum. Sivas maçında ise Beşiktaş için sevindim. Bir Galatasaraylı olarak nereden geliyor bu sempati anlamıyorum. Aynı sempati gerçi , Bursa'ya da var Es Es'ede var. Hatta Tolunay Kafkas ve Hurma'ya rağmen sanırım bir de Kayseri'ye olacak.

Son olarak 90 artılarda Bayern'in 3. golünü atıp 1'e 32 veren kuponumu tutturan Mario Gomez'e buradan teşekkürü borç bilirim. Eh işte böyle efendim ruhumu futbola boğdum, bunun yanı sıra sadece 10 dakika spor programı izleyerek zaten aklımı da korudum. Eh bu akşam bir "Takım Oyunu" izleyerek bu rüya gibi tatile taç takarım. Tabi bir de yarın illa ki Total Futbol.


Sevgiler Saygılar

Maradona

Beşiktaş , Mustafa Denizli ve Yönetim


Bu yazıya başlamadan eski yazılarımı okudum Beşiktaş ile ilgili yazdığım. İlk kez İstanbul'daki ManU maçında beğenmiştim Beşiktaş'ı bu sezon, tribünde ben de bir Beşiktaşlı gibi bağırırken. Ama orada bile bazı tercihleri anlamakta zorlanıyordum ben de. Şimdi pişman değilim söylediklerim için, çünkü dün de yadırgadım açıkçası Nihat ve Tabata'nın oynatılmasını. İşler bu kadar iyi giderken ve klişe tabirle 9 puanlık bir maça çıkılacakken niçin bu iki formsuz el freni ile başladı hoca? Kaybedene çok yüklenmek hata ve ayıpsa, kazanırken yapılan yanlışları söylememek de ayıp bence.


Sezon başından beri genelde 4 2 3 1 gibi çıktı maçlara Beşiktaş ya da biz öyle inandırdık kendimizi, zaman zaman 5li müdafa ya da 4 4 1 1 gibi yancı taktikler de denedi Beşiktaş, ama en olması gereken ve takımın kadrosuna da uygun taktik artık Mustafa Denizli'nin de devre arasına kadar değiştirmeyeceğini düşündüğüm 4 2 3 1. Tek sorun takımdaki formsuz oyunculara belki de gereğinden fazla kredi verilmesiydi. Zaman zaman sakatlıklar , zaman zaman da kredilerin bitişi ile takım ideal 11'ini de buldu.


Zaten geri 4'lüsü bence bu ligin en iyisi sezon başından beri. Mehmet Demirkol inatla yanlış yorumlarını düzeltmeyi reddetse de, Ferrari bu ligin çok üzerinde bir stoper. Bütün takıma adeta defans yapmayı öğretti.

Formsuz İbrahim Kaş ve Fink kendilerini toplarladılar. İbrahim Toraman, şanssız sakatlığına kadar iyi oynadı ve Bobo hayata dönünce Beşiktaş'ı da döndürdü.


6 haftada öldü, bitti denilen takım inatla makus kaderini döndürecek maçlar oynadı. CSKA maçı, dışarıda ve içeride Wolfsburg maçları hep hüsran oldu. Belki dışardaki Wolfsburg maçından alınan 1 puan anlamlı olabilirdi, eğer içeride de 1 puan alınabilseydi. Sonra iki final maçı daha geldi Beşiktaş'ın karşısına. Ve hem Beşiktaş hem de Mustafa Denizli final maçlarını kazandılar. Şimdi durum ortada, saygı duyulacak bir oyun oynuyorlar. Zaten olması gereken de buydu, mantık olarak takviye edilmiş şampiyon bir kadro ligin en hazır ve en organize takımı olmalıydı.


Ama hem Mustafa Hoca sezonu geç açtı, hem de yapılan bazı yanlış transferler ve takım içindeki gelir adaletsizliği bazı dengeleri bozdu. Yahu ben Tello olsam, Nobre'nin aldığının 2 katını isterim, çünkü iki katı belki de 20 katı daha yetenekliyim. Şimdi gelelim dünkü yanlışlara ve o yanlışların sebeplerine.


Mustafa Denizli bu futbolu hepimizden iyi biliyor. Bobo'nun sol açık olmayacağını, Nihat'ın formsuzluğunu, Nobre'nin golcü olmadığını, Tabata'nın ise 8 milyon etmediğini biliyor. Peki niye zorladı ve hala bazılarına zaman zaman zorluyor? Buna verilecek tek bir doğru cevap yok, hele bizim gibi akıl yürütenler için. Sadece bazı teoriler var aklımda.


Birinci teorim çok basit, iyi bir Nihat hem yerli ve sembol olabilecek kapatisede bir oyuncu olduğu için, hem de üst düzey maç tecrübesi çok fazla olduğu için, hoca olmayacak duaya bile bile amin dedi.


Diğer bir olasılık da bu isimlerin, yani Nihat, Tabata ve Nobre'nin, maliyetleri çok yüksek oyuncular olmaları. Tamam hiç birinin sözleşmesini Mustafa Hoca yapmadı, hatta eminim ki Tabata'nın maliyetini bilse istemezdi, ama Mustafa Denizli özünde asil bir insan ve hiç zorunda olmasa da bir yandan yönetimin yaptığı transferleri de meşrulaştırmak zorunda hissetmiş olabilir kendisini.


Şimdi geldiğimiz noktada , takım hem formda hem de özgüveni çok fazla. Bu iyi gidişin tek bir kötü sonucu olur, o da Süleyman Seba'nın oturduğu koltukta oturan "Mankafa Poldi"nin büyük bir yüzsüzlük ile göreve devam etme arzusu. Takım sahada çok iyi bir sınav veriyor, işleri yoluna koyuyor, bakalım kongrede aynı sınavı verip yönetimdeki gidişi toparlayabilecek mi ?


Maradona


Not: Bir akslilik olmazsa bir yazım daha var haftasonu kendime çektiğim futbol ziyafetinden arda kalanlarla ilgili.

28 Kasım 2009 Cumartesi

Fener Can Sıkıyor

Sevgili Daum,

Her hafta aynı şeyi söylüyorum sana ama, Abdulkadir neden tribünde? Bu adamın bir zeka geriliği falan mı var? Dediklerini anlayamıyor mu? Nedir sebep?

4 3 1 2 oynamana çok şaşırdım. Biraz da sevindim. Kadıköy'de böyle bir diziliş ile sahaya çıkmanı isteyenlerden biriydim ben de. Ama 4 3 1 2'deki 3'lüde Selçuk arkadaşımızı görmek beni çok yıprattı. Ne diyordum daha önce? Alex Semih ve Guiza'yı aynı anda kullanacaksan gerideki 3'lünün çok mücadeleci adamlar olması lazım. Mehmet Topuz öyleydi bugün. (Bu konuya sonra geleceğim) Cristian ve Selçuk ise aynı anda sahada olursa bu ortasahanın mücadele gücünü çok düşürür. Mesela Emre olsaydı bugün değişik olabilirdi işler. Ama o yokken yerine Özer'i oynatmamak çok enteresan.

Haydi ikinci yarıda oyuna soktun. E peki neden sahanın tek şut çekmeyi akıl edebilen futbolcusunu oyundan aldın? Doğru söyle, iddaa mı oynadın?

Neyse Daum, senin de bilebileceğin üzere 3'lü ortasaha mücadele etmeli. Sadece Selçuk bile etmese, bu durum, 3 hücumcunun olduğu takımı hemen etkiler. Etkiledi de. Cristian da ağır aksak olunca arkada pozisyon üstüne pozisyon verdik.

Haydi ben geçtim dizilişi filan. Oyuncular Galatasaray maçından beri uyuyorlar. Aragones dönemine geri döndük. Bir de bugün Selçuk'u görünce çok andım ihtiyar delikanlıyı.

Daha sonra Deivid ve Vederson ile baklavaya yakın bir diziliş oldu. Ama baklavayı yiyen Yılmaz Hoca oldu.

Bu takım sanki hiç antreman yapmamış gibi geliyor bana. Bir mücadele vardı elde, o da gitmiş. Geleceğimiz ne olacak bilmiyorum. Antremanlarda ne dönüyor bilmiyorum. Bu gece bir sihirli değnek Zico'yu geri getirse keşke.

Bu akşamlık bu kadar. Fener de bu kadarlık oynadı zaten. Yılmaz Hoca'yı, takımını ve mücadelelerini kutluyorum. Daum'un kanatsız planı işlerini bir hayli kolaylaştırdı. Ortasahayı o kadar rahat geçtiler ki hücumcuları her pozisyonda defans ile karşı karşıya kaldı. Yani az adamla yakaladılar Fener'i sürekli. O kadar çok gol kaçırdılar ki bu gece Daum'u gönderecek de bir skor gelebilirdi. Yine de 3 puanı hakederek aldılar ve Kasımpaşa'ya mutlu dönecekler.

Saygılar

Marquinhos

Bursasporlu Gözünden Bursa - Galatasaray maçının hikayesi

http://emosimoghislain.blogspot.com/


Dün akşam Galatasaray müthiş bir presle başladı maça.Hem top yaptılar, hem de bize yaptırmadılar.Galatasaray'ın baskısı sonucunda da biz özellkle ilk 10 dakika devamlı uzun toplarla çıkmak zorunda kaldık savunmadan.
Dakikalar 13'ü gösterirken İvan'ın müthiş şutu ve sonrasındaki üst direk hem bizim üzerimizdeki ölü toprağını attı hem de rakibin bizden ürkmesini sağladı...
Bu dakikadan sonra oyunu biz yönlendirmeye başladık, önce dakika 26'da Ozan'ın soldan getirdiği topa Volkan bir ıska geçti, hemen 1 dakika sonrasında da bu sefer Volkan sağdan getirdi,vurur gibi yaptı , Gökhan Zan'ı çarşıya, topu da yan ağlara yolladı...
Dönen topta ise Keita 3-4 kişiyi aynı anda geçti, eyvah dediğimiz anda Ömer'in kademeye girmesi sonucuderin bir oh çektik tüm stad. 37.dakikada ise Keita sağ ayağıyla ters taraftan müthiş falsolu bir şut gönderdi kalemize. Ama İvankov müthiş çıkardı, yanılabilirim ama
Galatasaray'ın ilk şutu bu olması gerekiyor.Buradan dönen topta ise Ozan'ın getirdiği top bu kez üst değil sağ direkten dışarı çıktı.

44.dakikada ise Sabri unutturdu kendini, sağ çarprazdan ceza sahasına girmeden vurdu ama top dışarı çıktı.Galatasaray 40.dakikadan sonra tam baskı kurmaya başlamıştı ki hekem yetişti imdadımıza ve bitirdi ilk yarıyı.

İkinci yarı yine Galatasaray'ın baskısı ile başladı, bu aslında bizim için büyük bir avantaj teşkil ediyordu.Çünkü zaten rakibin en büyük handikapı savunma arkasına atılan toplar, yüklendikçe arkada büyük boşluklar bırakabiiliyorlardı.

Ki nitekim golümüz de böyle geldi. 57.dakikada İvan Ergiç Volkan Şen'i kaçırdı,sağ çarprazdan ceza sahasına giren Volkan, önce pas vermeyi denedi ama rakip araya girdi, dönen topu ise sol ayağıyla tamamladı ve bizi 1-0 önce geçiren golü attı.

67.dakikada golün aynısı gelişti, yine İvan verdi pası, Volkan sağ çarprazdan girdi, ama bu sefer bencillik yapıp kendi vurdu kaleye,Leo Franco'dan dönen topu İvan tamamlamaya çalıştı penaltı üzerinden, ama rakibe çarpan top kornere çıktı.

77.dakikada İse Franco'yu önde gören İvan topu aşırtmayı denedi ama vuruşu düşüncesiyle paralel doğrultuda olmadığından top kalecide kaldı.

Dakikalar 80'i göstermeye başladığında Galatasaray futbolcusuyla taraftarı aynı anda yenilgiyi hazmedemeye başladılar, koltuklar kırıldı yine rakip tribünde, saha içinde ise Büyük Kaptan (!) hakemle dalaşmaya başladı. O dakikaya kadar mükemmel bir yönetim gösteren Halis Özkahya nedendir bilinmez, ardı ardına saçma düdükler çaldı Galatasaray lehine...

87'de Ozan İpek atıldı, aslından yapıtığı faulun karşılığı bana göre sarı kart olmasına rağmen, çıkan arbedenin faturası da Ozan'a kesilince kartın rengi kırmızıya dönüverdi bi anda.
Futbolcunun üzerine yürüyen Neeskens'i atma cesaretini gösterseydi keşke Sayın Özkahya.

88.dakikada Batalla'nın yine Franco'nun öne çıktığını görüp aşırttığı topu dışında herhangi bir pozisyon yaşanmadı (Galatasaray'ın doldur boşaltlarını saymazsak) ve 90 dakika sonunda gülen taraf biz olduk...


Hasan

27 Kasım 2009 Cuma

Bursaspor 1 Galatasaray 0

Maça geçmeden önce Bursaspor'u ve bizim blogumuzu da ara ara renklendiren Hasan kardeşimi tebrik ediyorum. Maçı kazanmayı sonuna kadar hakettiler. Hasan'ın yazısını yazınca biz de buraya koyacağız yine. Ben bu yüzden biraz daha Galatasaray merkezli yazmak istiyorum yazımı.

Önce bu kadrodan bahsedelim biraz. Perşembe akşam üzeri Lig Radyo'da Gökmen Özdemir (kendisinden insan olarak gerçekten nefret ediyorum ama haberciliğine laf söylemek yanlış olur) bu takımın çıkacağını, hafta içi bunun ısrarla denendiğini söylemişti Florya'da. Ben de o günden beri maçı düşünüyorum, açıkçası bu kadar basiretsiz ve kişiliksiz bir oyun oynayacağımızı hayal etmemiştim. Bu iş artık 4 3 3 , 4 2 3 1 gibi sistemsel tartışmaları geçti. Takım, futbolun en basit doğrularını yapamaz hale geldi. Futbolcuların bireysel performansları yerlerde sürünüyor. Hakan Balta mesela, kendisi bu maçta o kadar çok pas hatası yaptı ki , ben onun yerine utandım. Göhkan Zan değil milli stoper uzay milli takımının oyunucusu olsa , ligin en kötü 3 stoperinden birisi bence . Servet ise , sanki hayatında çalım atmış ya da attığı çalımdan hayır gelmiş gibi inatla üzerine vazife olmayan işleri yapıyor. Kendisine sorulunca kendisini Rio Ferdinand, Terry gibi isimlerle karşılaştırıyor, ama sanırım aynaya bakmıyor. Servetcim sen bir odunsun, biz seni odun olduğun için sevdik.

Gelelim takımın ortasahasına. İlk defa bu üç kazmayı Sivasspor maçında denedi Frank Rijkaard. O maçtan sonra skor yazarları bu 3 kazmalı sistemi yerlere göklere sığdıramazken, ben sezonun en sıkıcı Galatasaray'ını yazamadım bile. Yahu bir takıma iyi ya da kötü demek için, karşısında bir rakip olması lazım. Galatasaray'ın Sivas maçında karşısında rakip yoktu. Zaten karşısında rakip olan maçlarda ne kadar zorlandığı ortada. Sezon başında demiştim, bu takımın bu sisteme uyması için yarım sezon geçmeli, üzerine iyi futbol beklenmeli diye.

Kolay rakipler, sezon başı kondisyonu ve futbolcuların bozulmamış oyun kimlikleri birleşince ortaya bir yalancı bahar çıktı. Şimdi ise işler git gide zorlaşıyor. Tabii bu beklenen bir şeydi, en azından Frank Rijkaard'ın Barcelona geçmişini bilenler için, skora değil geleceğe bakanlar için bunlar hep beklenen ve sabır ile izlenen şeyler.

Takımın kötü oyunundan çok, yapılan sorumsuzluklar , çok basit pas hataları ve saha içindeki isteksizlik beni çıldırtıyor. Sezon başından beri değerlendirirsek takımı, Sabri tartışmasız bir başkalaşım geçirdi ve geçen sezon 10 üzerinden 4 olan Sabri bu sezon çok temiz 6 bucuk 7. Arda 6 iken 8 olmuştu şimdi gene düşüşlerde . Keita çok iyi başladığı sezonda Fenerbahçe maçından beri kayıp. Kewell ise geçen senekinden bir kademe daha yukarıda ama her maç büyücülük yapmasını beklemek insafsızlık olur.Bir de tabi Nonda ile Baros var iyiler içinde. Bunlar dışındaki bütün isimler ise düşüşte. Ayhan, Balta, Servet, Topal ve diğerleri. Burada bir şey ortaya çıkıyor ki bu oyuncular hocalarını dinlemiyorlar.Ayaklarına ne kadar büyük bir fısrat geldiğinin farkında değiller.

Frank Rijkaard aktif hocalar içinde ilk 15'te ve bu futbolcular bir daha bu ilk 15 içindeki hiç bir hocayla çalışamazlar. Bunun bir an önce farkına varıp, sahada sadece hocanın dediklerini yapmaya başlasınlar artık.

Bu sistem, daha doğrusu Frank Rijkaard'ın oturtmaya çalıştığı sistemin daha çok başındayız. Oyuncu kadromuz kendisini geliştirmeli. Hepsinin bu sistemin oyuncusu olması için yapması gereken çok şey var.

Frank Rijkaard'ın C planı

A planı 2 kazmalı sistemdi, B planı 3 kazma oldu. C planı ise forvetsiz bir düzen. Aslında orta saha işlerse ve elde Baros yoksa C planı en güzeli. Çünkü Total Futbol'da , önemli olan forvet değil, önemli olan pas pas pas ve boş kaleye atılan goller. O yüzden çıkıp takım niye forvetsiz oynadı gibi kısır döngülere ben girmeyeceğim.

Hem sezonu erken açmanın verdiği yorgunluk feci halde hissedilmeye başlandı, hem de işler kötüye gitmeye başladı. Bu sezon 2. lik ve Şampiyonlar Ligi vizesi beni tatmin eder. Çünkü biz Frank Rijkaard ve bu ekibi 3 sene üst üste şampiyon olmak için getirmedik. Bir sistem oluştursunlar bir ekol yaratsınlar diye getirdik. Devrim yapmaları için değil, futbolumuzu evrimleştirmeleri için getirdik.

Gözümü kulağımı kısır tartışmalardan sakınıp, kendimi Total Futbolu anlamaya adıyorum ben. Bir şeyler okuyorum, bir şeyler düşünüyorum, olması gerekenle mevcut arasındaki farkı daha iyi anlayabilmek için.

Son cümlelerim ise sevgili Halis Özkahya'ya. Çok az hakemin vücut diline gıcık oluyorum, Halis Bey de onlardan birisi. Maç boyu bazı ikili mücadelelerde Galatasaray'ın adından korktuğu için doğru kararlar veremedi. Eyyam kere eyyam yaptı. Bursalıların haklı tepkisini aldı.

Sevgiler Saygılar ve İyi Bayramlar

Maradona

26 Kasım 2009 Perşembe

Garp vs Şark

Manchester United'in dün Şampiyonlar Ligi'nde Beşiktaş'a karşı 11'i şöyleydi:

Manchester United
12 Ben Foster
2 Gary Neville
6 Wes Brown
8 Anderson
13 Ji-Sung Park
15 Nemanja Vidić
19 Daniel Welbeck
21 Rafael
26 Gabriel Obertan
27 Federico Macheda
28 Darron Gibson

Bu kadroda Park ve Anderson dışında kimse ilk 11'in yüzünü kolay kolay göremiyor bu takımda. Ama Ferguson bazı maçlarda takımın tamamını değiştirebilip gençlere ve yenilere forma şansını verebiliyor. Bu maç Şampiyonlar Ligi maçı da olsa bunu yapıyor.

Ülkemizde bunu Rijkaard zaman zaman yapıyor ve Galatasaraylı arkadaşlarımız zaman zaman takımda kim var kim yok görebiliyor. Ama bu sene özellikle Daum ile gençleri neredeyse göremez olduk Fener'de. Abdulkadir, Furkan gibi gençler daha bir maçta bile forma şansı bulamadılar. Daum Özer'e ancak 20 dakika dayanabiliyor. Bir maçta da ilk 11 çıkardı çok şükür. Geçen sezona baktım. Geçen sezon da böyleydi. İlhan Parlak 11'de 1 maça çıktı mı bilmiyorum. Onunla ilgili bir yazı yazmıştım. Blogda bulabilirsiniz.

Şimdi size Fener'in Tokatspor deplasmanındaki maçının kadrosunu vereceğim. Türkiye Kupası'nda oynandı bu maç. İlhan tabii ki yok. Gençlerden eser yok hatta kadroda.

Volkan Babacan
Gökhan
Lugano
Edu
Vederson
Josico
Emre
Kazım
Deivid
Uğur
Guiza

Yedeklerde de genç sayılabilecek sadece Mert Günok, Ali Bilgin ve Burak Yılmaz var. Burak'a ne kadar şans verildiğini zaten biliyoruz. Ali Bilgin geçen senenin şanslısıydı yine. Bir kaç önemli maçta oynayabildi. Mert Günok zaten hiç yok. Kadroda İlhan Parlak da yok. Zaten Fener'de sanırım ilk 11'i tamamen değiştirebilecek kadar da topçu yok. Geçen sene de yoktu. Tokat maçında da yoktu.

İşte Manchester ile aramızdaki büyük fark dostlar. Şampiyonlar Ligi'nde tamamı değişik bir 11 ve Türkiye Kupası'nda Carlos ve Alex'siz Fener...

13 14 kişi ile lig götürmeye çalışıyoruz. Galatasaray da bu sayı 15 16'larda. Her takımın en az bu kadar olmalı. Kazanan kim oluyor görüyoruz. Şimdi diyeceksiniz ki tek eksiğimiz bu mu? Buna mı kaldık? Kaldık bence. Bir şeyi doğru yapalım en azından.

Marquinhos

Niye Seviyoruz Bu Oyunu?

Malum bayram.Evde oturan ve hayatını o blog bu blog geçiren birisi için en önemli iş markete alışverişe gönderilmektir.Bayram olunca market arasında gidiş geliş sayısı da artıyor haliyle.Neyse evden çıktım markete doğru ilerlerken iki çocuk aralarında konuşuyorlar.


-Millet bu futbolu niye sevmiş biliyor musun?
-Yok nereden bileyim.
-Ben biliyorum.İlk önce birisi sevmiş.Sonra arkadaşı seviyor diye o da sevmiş futbolu.Olmuş iki.Sonra başka iki kişi de onlar seviyor diye sevmiş futbolu.Sonra herkes sevmiş.


Sonra ben de düşündüm. Nereden sevdim o zalim kadını? Biraz hafızamı zorladım. Tanju'yu hatırlar gibi oldum. Tanju'dan olamazdı bu sevgi.Galatasaray'dan Fenerbahçe'ye geçmiş.Herkes bir şeyler söylüyordu.Sonra biraz daha düşündüm. Bir kaç sene eskiye daha döndüm. 5 yaşımda başıma gelen bir olaydı.Beni bu işe alıştıran bu sevdaya düşüren.Prekazi'nin Monaco'ya attığı goldü.Şimdi yazarken de aklımdaydı bu gol.


Şimdi düşünüyorum ki bu işi, mucizeler olduğu için sevdik galiba.Prekazi, Hagi, Hakan Şükür, Arif, Boliç ve dün akşam için Tello için sevdik.Kimse normal hayatta mucize yaratamazdı ama futbol sahası mucizeleri görebileceğimiz yegane yerdi.Sevgimiz futbola mı mucizeleri mi onu sorarsanız verecek cevabım şu olur."Mucizeyi yaratan futbolu sevdik".


Prekazi'nin kendi ağzından Monaco golü http://www.youtube.com/watch?v=DgCT1GFfI_4


Saygılar.İyi Bayramlar. Trakedi

Platini Başkan Göztepe Şampiyon



Vizeler sonrası 5 günlük tatilimi Fm 2010 başında tüketmeyi düşünüyorum. Yeni oyun açtım Adana Demirspor'a uzun yıllar hizmet etmek istiyorum. Eylül başında geldim daha ve ilk dumurumu yaşadım oyundaki. Platini Göztepe'ye başkan oldu. Göztepe artık Süper Lig'e çok yakın.

Maradona