12 Kasım 2010 Cuma

Joey Barton sanırım kız yüzünden yumrukluyor



Nasıl bir kızgınlıksa gömüyor yumruğu Pedersen'e. Bir insan başka birine neden bu kadar kızabilir bilmiyorum ana bacı bastı küfrü ya da bir kız meselesi var (sığ yorumlarımla aklınızı başınızdan alırım, akıllı olun :)

Saygılar.

11 Ekim 2010 Pazartesi

Taraftar isyanda!


50 farklı Alman kulübünün 4 bin taraftarı bilet fiyatlarından yakındıkları için yollara dökülmüş. Fotoda olan yazıda "Taraftarların hakları artırılsın" gibi bir şey yazıyor. (Almancam çok fena paslanmış:)) Pankartı taşıyanlar HSV taraftarları.

Daha fazlası için Scwatz Gelb Fanzine   (B. Dortmund Fanzini)

Saygılar.

15 Eylül 2010 Çarşamba

Gerrard ve Çocuk



"Adam Gerrard'a bile el vermiyor. Yazık çocuklarımızı nasıl yetiştiriyoruz"  diyor bir WBA  taraftarı.

Bir diğeri ise "İyi yapmış eli işte gözü oynaşta olan adamın eli sıkılmaz" demiş.

Çocuk ise "Kırmızılı abi gelip elini uzattı annem bana yabancılardan bir şey alma dedi ben de elini selamını almadım"

Saygılar.

7 Eylül 2010 Salı

I am the Rules


Nike - I Am The Rules from Tonic Music on Vimeo.


Bir kere başladık burada paylaşmaya futbol dolu reklamları, bu sefer de Arshavin, Chamakh ve Okakalı Nike ve Foot Locker reklamı bu seferde. Bu Arshavin iyi kıvırıyor galiba bu işleri :)

Saygılar.

1 Eylül 2010 Çarşamba

Çıkan oyuncu ...


Sonuç olarak o da insan tamam görünüş olarak değil ama insan, sakatlanabilir normaldir.(Genç Bloggerların Kafası Karışık)

Saygılar

30 Ağustos 2010 Pazartesi

Kaçırdı diye sevinmedim desem yalan olur!



Tevez öyle bir gol kaçırdı ki evlere şenlik(Nasıl? Süper bir tanım oldu tam  haber bültenlerine uygun)

Saygılar.

27 Ağustos 2010 Cuma

Acınızı paylaşıyoruz


Şimdi bunun videosunu herkes izlemiştir. Gif bulunca koyayım dedim tekrardan. Burada gülünecek bir şey yok zaten hangimizin yumurtalıklarına veya başka bir organına isabet etmedi, halı saha maçında futbol topu. Öyle düşünün bunu tekrar tekrar izleyin, eski acılarınız aklınıza gelsin.

Saygılar.

23 Ağustos 2010 Pazartesi

Maç sonunda değişseydik formaları

Maç sonunda görmeye alışık olduğumuz forma değiştirme aksiyonunu maç içinde yapan Wolves takımı oyuncuları Tim Cahill'i bunaltıyor.

Saygılar.

12 Ağustos 2010 Perşembe

Şapkasız çıkmam başkan


Şimdi bu foto için ne yorum yapsam bilemedim. Charles Barkley renkli adam vesselam.

Saygılar.

27 Temmuz 2010 Salı

Royston Drenthe Facebook Kurbanı

Real Madrid'in oyuncusu olduğunu biliyordur bir çok kişi. Orada neden oynadığını o kadar çok kişinin bildiğini sanmam. Neyse konu bu değil zaten. Oyuncu adına açılan fake Facebook fan sayfasında yayınlanan haber Liverpool taraftarını üzmüştür büyük ihtimal.

Drenthe'nin adına açılan sayfada şöyle bir yazı yazmışlar."I will soon be joining Liverpool Fc. Hope I will have a good season there :)" yani "Seneye Liverpool'dayım. Umarım iyi bir sene olur" Tabii bunun üzerine bir çok kişi gaza gelmiş. Sayfayı baskına uğratmışlar. Fake sayfa olduğu anlaşılınca Facebook tarafından kapatılmış. Neyse Liverpool taraftarında derin bir nefes almıştır :)

Haberin kaynağı şurası.

21 Temmuz 2010 Çarşamba

Transferi Transfermarkt.de'den okumak

Sağolsun bizim gazeteler transfer sezonu bittikten sonra hemen takımların değerlerini hesaplamaya başlarlar. Yok Fenerbahçe Galatasaray'dan daha değerli gibi karşılaştırmalar yapılır. Bu karşılaştırmalar yine yapılacak ve büyük ihtimal bu karşılaştırmalar Transfermarkt.de sitesi kullanılarak yapılacak.

Aslında Transfermarkt.de sitesi transferleri takip etmek için en yararlı sitelerden biridir. Dia ve Pino transferleri gerçekleşmeden bu isimlerin geleceği için Transfermarkt'dan ip uçlarını almıştık. Transfermarkt tarnsfer edilecek futbolcular için bir oran belirler. Bu oranlar ne kadar yüksek ise transferin gerçekleşmesi ihtimali o kadar yüksek olur. Dia için bu oran transfer gerçekleşmeden bir iki gün önce %60 civarındaydı ve transfer gerçekleşti. Pino için bu değer transferden 12 gün önce %50 olasılık vermişti ve transfer gerçekleşti.

Şimdi Transfermarkt sitesinde büyüklerin kim ile anlaşmaya yakın olduğu sıralayalım.

Galatasaray

Gelme İhtimali Olanlar
Moussa Dembélé (%40)
Lucas Rodrigo Biglia (%35)

Gitme ihtimali olanlar
Elano(% 25)

Fenerbahçe

Gelme İhtimali Olanlar
Asamoah Gyan (%40)
Kalu Uche(35)

Gitme ihtimali olanlar
Daniel Guiza (%35)
Deivid (50)

Beşiktaş 

Gelme İhtimali olanlar
Guti (%94)
Raul (%35)

Gitme İhtimali olanlar
---

Trabzonspor

Gelme İhtimali Olanlar
Makukula (%35)

Gitme İhtimali Olanlar
-----

Bursaspor 

Gelme İhtimali Olanlar
Boumsong (%30)
Salcido ( %14)

Gidecekler
--------

Bu sefer kaçını tutturacak Transfermarkt.de.

Saygılar.

18 Temmuz 2010 Pazar

Bir sene daha Kewell



Hep beraber gaza gelelim !

13 Temmuz 2010 Salı

Al Jefferson Utah'ta


Utah , Boozer'dan boşalan 4 numara boşluğunu Al Jefferson'la doldurdu. Utah'ın , Minnesota'layla yaptığı takas sonucunda Al Jefferson'u alırken , Minnesota ise gelecekte 2 ilk tur draft hakkı ve Carlos Boozer'ı Bulls'a gönderen hamlede Jazz'in salary cap'inde oluşan 'trade exception' hakkını aldı.

ZorTurK

12 Temmuz 2010 Pazartesi

Ve bitti !

Dünya Kupası boyunca elimizden geldiğince buralara konuyla ilgili şeyler paylaşmaya çalıştık. Blog üzerinde en çok emeği olan Maradona başka yerden yoluna devam etmeye karar verdi.(Aman kavga gürültü olarak anlaşılmasın bu durum zaten blog onun blogu ister gider ister gelir :)).

Başlarda sıkıcı olan Dünya Kupası ikinci turdan sonra futbolseverlerin yüzünü güldürmeye başladı. Ben de bu turnuva boyunca gözüme takılan ilk anda aklıma gelen şeyleri bir listeleyeyim dedim.

*Süper Yıldız out Takım oyunu in : Her ne kadar Forlan Uruguay'ı alıp yarı finale kadar taşıdıysa neredeyse bütün süper yıldız diye adlandırılan futbolcular sudan çıkmış balığa döndü.

* Fransa, İtalya, İngiltere, Arjantin ne söz söyleyebilirim  neyse boş ver bir şey söylemeye gerek yok.

*  İngilizler'in ağzına düşeceğine bizim gazetelerin ağzına düş: Capello için gazetelerde atılan başlıklardan birisi "Capello hangi işi iyi yapabiliyor ki" Capello benzerinin mutfakta yemek yapmaya çalışırken çekilmiş bir fotoğrafı.

* Yeni Zelanda yenilmeden kupaya veda etti. Bu arada ufak bir not: Yeni Zelandalılar futbol takımlarına "All Whites" rugby takımlarına "All Blacks" der. Forma renklerine atıfta bulunur bu. Irkçılıkla alakası yok :)

*Hakemlerin ayarsızlığı: İlk turlarda havada uçan kartlar ilerleyen turlarda ceplerden çıkmadı. Normal olarak  bir çok futbolcu bunu suistimal etti.

* Dünya Kupası Fanatizmi: Messi ve Maradona karizması sayesinde Arjantin taraftarı olmuştu herkes. Normaldir ben de umutluydum güzel futbol olacak diye ama olmadı. Almanlar Arjantinlilere tek adam devrinin geçtiği güzel bir uygulama ile gösterdiler. Neyse bundan sonra Türkiye'de olan Arjantin taraftarları(burada yazarken bile garipsiyorum nasıl yani diye) Almanların oynadığı futbola saldırmaya başladı. Hatta kendini bilmez adamlar bunlar Alman değil gibi saçma ölçütler kullanıp eleştirdiler. Neyse şu öğrendim bu memlekette fanatizm kanımızda var hemen bir takıma(hatta her hangi bir şeye) saldırganlaşacak kadar bağlanıyoruz. Futbolu değil takım tutmayı seviyoruz galiba.

* Almanlar ne zaman kalecisiz kalacak yahu?

* Gana gelecek sefere artık.

* K'naan Waving Flag bu kupanın en iyi şarkısıydı.
 
* Pretoria diye bir yer vardı. Bilim/kurgu filmlerinden çıkmış gibi isim gezegen ismi gibi :)

*  Futbola "Soccer" demeyenler final maçını "Soccer City" stadında oynadı.

* Twitter'ın ilk Dünya Kupası idi. Bozulup durdu :)

Bu yazıyı yazarken aklıma gelenler bunlar. Aklınıza gelenler varsa ufak bir not olarak düşersiniz.

Saygılar.

10 Temmuz 2010 Cumartesi

Resmen Bulls'ta


Semih'ten sonra onunda gideceği haberleri çıkmıştı.Bugün resmiyet kazanmış.Artık resmen Bulls'ta.Semih değilde Ömer'in Nba'de bir şeyler yapabileceğine inanıyorum.Hazır Korver'da gitmişken çok güzel oldu.

Bu arada FA piyasasından büyük yıldız çıkaramayan Nets Morrow ile 3 yıllığına 12 milyon dolara anlaşmış.Golden State karşılamaz diye düşünüyorum.


ZorTurK


4 Temmuz 2010 Pazar

Şaşıran Oldu Mu?


Nowitzki Dallas'la 4 yıllığına 80 milyon dolara anlaşmış.Ücretinin maksimum ücret değerinde olmamasının nedeni ise Dallas'ın takıma yeni bir oyuncu daha katmasına olanak sağlamak içinmiş.Ayrıca Nowitzki anlaşmasında Kobe'den sonra "takas yok" maddesi bulunduran ikinci NBA oyuncusu oldu.



ZorTurK

Veda Zamanı

Bir seneden fazla süredir yazdığım bu güzel blogdan ayrılıyorum artık. Zaten farkındasınızdır, bir süredir yazmıyorum buraya. Kadirhas Üniversitesi'nde gittiğim "Spor İletişimi" sertifika programından arkadaşlarla birlikte yeni bir blog açtık. Blogumuzun adı Taşra Baskısı. Umarım beni oradan takip etmeye devam edersiniz. Sevgiler Saygılar Maradonaefe

2 Temmuz 2010 Cuma

Futbolcuların ortalama değeri nedir?


Abiler oturmuşlar güzel bir şekilde fiyatları ortaya koymuşlar. Şekilli bir şey yapmışlar. Tabii transfermarkt.de'yi kullandıklarını söylemeyi de unutmamışlar. Adidas güzel bir iş yapmış bir de World Cup For Nerds diye böyle infografiklerle doldurduğu bir site yapmış. Tebrikler.

Saygılar.

30 Haziran 2010 Çarşamba

Nasıl yani ?

   
                         

Ablamız futbolu futbol için seviyor anlaşılan takım fark etmez futbol olsun yeter.  

Saygılar. 

26 Haziran 2010 Cumartesi

Clinton, Bocanegra ve Bira


Cezayir maçı sonrası Abd milli takımı oyuncusu Bocanegra, Bill Clinton ile galibiyeti kutluyor. Meraklanmayın başka foto yok olay burada bitiyor.

 Kaynak : Yahoo Sports  onlarda  Dirty Tackle blogundan almışlar.

Saygılar.

21 Haziran 2010 Pazartesi

İtalya ve Yeni Zelanda

Bir önceki şampiyon ve her ülkeden fanatik taraftarları olan bir ülke İtalya. Yeni Zelanda ise futbolun ülkede birinci spor olmadığı uzak bir diyar. İtalya Dünya Kupası'nın ebedi favorisi, Yeni Zelanda sadece bir iz bırakmak için gelmiş turnuvaya.

İtalya son maçını kazanırsa gruptan çıkacak peki mutlu mu olacaklar? Kazandıkları ertesi günü gazetelerde methiyeler mi düzülecek onlar için? Hiç sanmıyorum zaten gruptan çıkmasını istemiyorum o ayrı bir konu. İtalya böyle top oynayarak şampiyon olup önümüzde olan 4 yılın futbol trendini belirleyecekse olmasın şampiyon. Oynadığı futbolla girip burayı istatistik bilgilerle boğmayacağım. Dikkat çekmek istediğim şey "Yıldız Etkisi". Dünya Kupalarını 94'ten bu yana izlerim (Yani kendimi o zamanlar bilmeye başladım). İtalyan takımlarında her zaman bir general var olduğunu da bilirim. Fakat bu takımda kimse general değil kimse asker de değil. De Rossi ve Montolivo, üzerlerine binen ağırlık yüzünden A takıma yeni çıkmış yetenekli ama tecrübesiz genç futbolcular gibi duruyorlar. Bir şeyler yapmak için uğraşan iki adam bunlar fakat iki oyuncu da Baggio, Totti veya Del Piero değil. Büyük yıldız sıfatı hak edecek bir tane bile futbolcu yok takımda. Şampiyonlar ligini kazanan Inter'in ilk 11'ini hatırlayın isterseniz galiba artık İtalyanlar büyük futbolcular yetiştiremiyor.

Biraz Yeni Zelanda'ya değinmek lazım. Oynadığı futbol için kimse zevkli diyemez ki böyle top oynayıp Avrupa Şampiyonu olan bir Yunanistan var göz önünde. Oynadıkları futbol için yapılacak tek tanım haddini bilmektir herhalde. Riske girmeden en iyi bildikleri işi yapıp aynı golü atıyorlar. Aynı tipte olan 3-4 forvet elemanları var. Bu iri abiler oynadıkları futbol yapısı için biçilmiş kaftan hatta İtalyan defans oyuncuları ile çok rahat itiş kakış içinde maçı götürdüler. Şöyle bile denilebilir bir zamanlar İtalya böyle oynardı. Vieri'nin olduğu zamanlar ama o zaman yaratıcı oyuncu eksikliği çekmezdi İtalya takımı.

Son sözüm de İtalya karşısında açık oynamadı diye Yeni Zelanda'yı eleştiren arkadaşlara. Aslında bir sözüm yok onları kendi başlarına bırakıyorum. Unutmadan, Yeni Zelanda bile Dünya Kupası'nda, biz niye yokuz diyen kişileri dikkate almayın adamlar hakkını veriyor işte iz bırakmaya gelmişlerdi iz bıraktılar bile.

Saygılar.

19 Haziran 2010 Cumartesi

Dünden Kalanlar ( 8. gün)

Favorilerin hüsranıyla biten 3 maç oldu dün. Almanya ile başlayalım. Herkesin sürpriz takım olarak nitelendirdiği Sırbistan Almanya'yı yendi. İlk maça göre sahada ne yaptığını bilen ve organize olmuş bir Sırbistan vardı. Subotic'in defansta Vidic'in partneri olmasıyla birlikte müdafa daha sağlam duruyordu. Yıllarını İnter'e vermiş Stankovic bu ikilinin önünde başarılı bir performans sergiledi. Maç boyu Mesut'a yakın oynayan Stankovic, Mesut'un etkinliğini geçen maça göre azalttı. Azalttı derken yanlış anlaşılmasın. Mesut gene o akıl dolu paslarıyla bizi mest etti. Ama maç boyu rahatsız edildi, baskı gördü. Mesut'a baskı uygulayan diğer bir oyuncu da Podolski'ydi. Klose'nin gereksiz sarı kartlarla oyundan atılmasından sonra sol açıklıktan yarım forvetliğe terfi eden Podolski, kaçırılmayacak ne kadar pozisyon varsa hepsini harcadı. Yetmezmiş gibi penaltıyı da gole çeviremeyerek Almanlar'ı içten bitirdi.

Podolski'ye bu görevinde yardımcı olan başka bir Badstuber'di. İlk maçta rakibinde organize olamamasından olacak ki, Almanya Ligi'nde gösterdiği performansın çok üzerine çıktı. Ama dün gerçek kimliğine kavuştu ve akıl almaz hatalar yaptı. Takım Almanya'nın dünya kupalarındaki en geç kadrosuymuş. Buna yönelik eleştiriler varmış Almanya'da. Tabii ki eleştirenler Alman futbolunu benden daha iyi bilen insanlar, ama bence özellikle Ballack'sızlık Almanya'nın başına gelen en güzel şey. Oyunu yavaşlatıyordu, her top ayağına değiyordu, serbest vuruşların kullanılması saatler sürüyordu. Belki saha içi liderliğinin eksikliği var diye düşünülebilinir, ama ben bir taraftar olarak bu Almanya'yı bütün kusurlarına rağmen daha çok seviyorum.

İngiltere - Cezayir

Aslında turnuvanın en sevilesi takımlarından birisi Cezayir. Amaçları sadece seslerini futbol aracılığı ile biraz daha yükseltmek olan takımlardan. Güçlerinin yettiği ölçüde iyi futbol oynamaya çalışıyorlar. Karşılarında ise futbolun beşiği İngiltere vardı dün. Ama zaman zaman futbol dersini veren taraf Ceyazir oluyordu. Belki biraz daha güçlü kadroları olsa İngiltere'ye unutulmaz bir hatıra hediye edeceklerdi. Cezayirli futbolcuları tebrik edip, İngiltere'ye geçiyorum.

İngiltere milli takımı, kağıt üzerinde en iyi kadrolardan birisine sahip. Lampard ve Gerrard'ın bir arada oynadığı bir takım. Önlerinde ise Rooney ve Heskey. O beğenilmeyen Heskey bile milli forma ile elinden geleni yapıyor. Heskey'e golcüden çok takımı için bir şeyler yapmaya çalışan tamamlayıcı forvet gözüyle bakarsanız belki daha az küfür edersiniz. En zayıf haklası kaleci olan İngiltere'nin kadrosunda gene kağıt üzerinde eksik bir tarafı yok. Tek eksiklik takım olamaması. Anladığım şu, başarı için önemli olan bir şey, milli takıma biraz kulüp takımı havası katabilmek. Bunu başaran takımları, taktikleri ne olursa olsun daha başarılı oluyor. Atıyorum, hedefleri küçük olan takımlar gruptan çıkmayı başarıyor, büyük olan takımlar ise final oynuyor. Turnuvanın ismi büyük takımları içinde Fransa ve İngiltere bu görüntüye en uzak iki takım. Ve sanırım birkaç sözü Capello hakediyor artık.

İlk maçın günahı olmaz diyip, sustum biraz. (allahım konuşsam sanki ipleyen olacak) Bu takımın bu forvet oyuncuları ile 4 4 2 oynaması mümkün değil. Takımın kadrosundaki en iyi forvet oyuncusu Rooney, genelde kanat destekli bir 4 5 1 içinde oynamaya alışmış. Berbatov oyuna sonradan girdiğinde de uyumları sayesinde etkin olabilen birisi. Rooney'nin hala milli forvetlerden biriyle bu uyumu yakalayamadığı düşünülünce, takımı tek forvet çıkarmak oldukça işlevsel olur bence. Orta alanda ise 1 2 2 yahut, 4 1'e dönmesi lazım artık. Gerrard ve Lampard takım listesinde süper durmalarına rağmen, arkalarına onların yeteneklerini ön plana çıkarmasına yardım edecek bir furbol hammalı konulmalı bence. Ya Gerrad forvet arkası düşünülmeli ve 4 1 oynanmalı, yahut bir DM ve önlerinde Gerrard ve Lampard olmalı. Joe Cole ise mındar edilmemeli. Lennon, Milner ve Wright Phillips, Premier Lig'in iyi ve süratli kanat oyuncuları. Fakat hiçbirisinin oyun zekası Cole kadar fazla değil.

Bakalım bugün maçlarda neler olacak.

17 Haziran 2010 Perşembe

Arjantin ve Maradona

Arjantin bugün gruplardaki ikinci maçına çıktı. Rakip Güney Kore, oynadığı ilk maçta Yunanistan'ı güzel bir oyunla yenmişti. Hal böyle olunca, güzel futbol izleme umudum iyice arttı. Maçtan önce Veron'un sakatlığı can sıkan tek haberdi.

Sahaya 4 1 2 2 1 gibi çıktı desek yanılmayız herhalde. 4'lü müdafanın önünde Mascherano, onun önünde sağ iç Rodrigez sol iç Di Maria'dan kurulu fazla sert olmayan bir orta sahası vardı Arjantin'in. En zayıf noktaları da bu sanırım. 2 maçta da rakipleri sert olmadığından çok zorlanmadılar. Yunanistan maçı ufak bir sınav olabilir bu konuda. Orta sahada sertlikte durdurulabilecek bir takım var. Top tekniği üst düzey olmasına rağmen, belki bu konuda Cambiasso'suzluk canlarını yakabilir.

İleri uçta ise o kadar çok alternatif var ki elinde, kimi oynatmasa eleştirilebilir belki Maradona. Ama Dünya'nın gördüğü en yetenekli atak oyuncusunun tercihlerine karışmak benim boyumu aşar. Sadece şunu biliyorum, Arjantin eğer çeyrek finalden yukarısını görecekse, bu başarıda Aziz Palermo'nun bir golü olacaktır.

Aslında tam burda düşünmek lazım Maradona'nın tercihlerini. Futbolu sadece doğruları yapmak isteyen birisi Palermo'yu götürmezdi Afrika'ya. Ama o 37 yaşındaki oyuncusuna son bir Dünya Kupası hediye etti. Düşünün 4 sene sonraki kupada sıkıcı ve düz bir hoca yüzünden şimdi 30lu yaşlarında olan kaç tane yıldızı izleyemeyeceğiz. Ha Palermo'yu da izleyemiyoruz ama önemli olan şu endüstriyel futbolun bize unutturduğu en büyük değer olan VEFA.

Maçı zaten izledik, beni özellikle Tezev mest etti. (Messi yazmıyorum, zaten onu rüyamda görsem mest oluyorum) İkinci yarıda iki Koreli'yi geçip ayağının dışı ile yaptığı orta sırasında kendimden geçiyordum.

Maradona'nın teknik direktörlüğün tarzı ise her geçen maçtan sonra kafamda biraz daha şekilleniyor. Rakibin defansif eksiklerini özellikle iyi analiz ediyor. Takımın duran toplardan pozisyon bulması ise, bu konuya kafa yorduğunu da gösteriyor. Büyük taktisyen değil belki (olabilir ama daha zorlanmış bir Arjantin göremedik) ama motivasyon konusundaki başarısı oyuncuların saha içi hallerinden belli. Hepsi onları izleyen, onlarla arkadaş olan bu adama saygılarından dolayı ellerinden gelenin fazlasını yapıyorlar. Sadece Messi skor 2-0 diye gol atmıyor. (Ömer Üründül stayla)

Arjantin 2 maçını kazandı ve bu Maradona'nın hoca olmadığını düşünenlerin çenesini kapattı biraz. Son konumuz da futbol dışı olsun. Maradona, Platini'den özür dilemiş ama Pele'den dilememiş. Özür dileme özürlü olanların böyle büyük egolu bir adamdan alabileceği çok şey var, anlayana tabi.

16 Haziran 2010 Çarşamba

6. ve 7. Günler (Asıl Top Şimdi Patladı)

Nasıl ki farklı kıtalardan, değişik kültürlere sahip, başka taktiklerle sahaya dizilien ve kendine has hedefeleri olan takımlar varsa, biz futbol severler de öyleyiz sanırım. Hepimiz başka şeylerin peşinden gidiyoruz. Oyunun başka tarafları bizim zevk almamıza yardımcı oluyor. Almanya-Avustralya maçı futbola ilk doyduğumuz an oldu. Benim ise kupadan tam anlamıyla zevk almam Brezilya - Kuzey Kore maçıyla oldu. Üzerine bugün gelen İspanya-İsviçre maçı ise tatlının üzerindeki kaymak oldu.

Dünya kupalarına katılan ülkelerin siyasi kimliklerini ayırıp, sana içinde top oynayan adamları seviyorum. Dün maçı da o gözle izledim. Bir tarafımda ezeli rakip Brezilya, diğer tarafta dünya kupalarına ikinci kez katılan Kuzey Kore. Dünya üzerinde kendisini dışarıya kapatmış ülkenin oyuncuları, ilk kez kendilerini dünyaya bu denle tanıtıyorlar. Verdikleri bir pas, attıkları bir gol, hepimizin onları tanımasına sebep oldu. Ki 11 aynı adamı hala sokakta görsek birbirinden ayıramayız. JI Yun Nam, attığı golle belki 3 puanı getiremedi ve belki Kuzey Kore 3 puanla hiç tanışamayacak bu grupta, ama onlar Dünya Kupası'nın bir parçası oldular. Kendi isimlerini duyurdular. 2014 Dünya Kupası ile ilgili bir şeyler yazacağımız günlerde, illa ki onları hatırlayacağız.

Kupanın asıl güzelliği ise, favorilerden birinin ağır yara alması oldu. Burada gene kendi çelişkilerimle yüzleşiyorum. Kötü futbolu, kapanarak maç kazanmayı hiç sevmiyorum. Ama kendisini Davud heykeli gibi kusursuz zanneden İspanya'nın gerçeklerle bu kadar erken yüzleşmesi hoşuma gitti. İspanya'nın oynadığı futbola saygım var, hatta sevgim de var. Fakat Euro 2008'de bile İspanya'yı tutmayanların, şimdi Franco'dan çok İspanyacı olmalarına anlam veremiyorum. Haydi yaşları küçük olanları anlıyorum, ama 20 yaşını geçmiş bir insanın sadece son 2 senedir izlediği bir takımı, delice sevmesini anlamıyorum. Zaten sevdikleri o takım değil. Sevdikleri başarı. Tıpkı 2000 gazıyla Galatasaraylı olup, 2010 senesinde Arda'yı yuhalıyan tribün zavallıları gibi onlar. İspanya çok ilerleyemezse bu kupada ve gene eski başarısız günlerine dönerlerse, kaç tanesi acaba 2018'de hala İspanya'yı tutuyor olacak ?

Bu arada gene altını çizmek istiyorum, sevenlere saygım var ama böyle maç kazanmayı sevmiyorum. Belki de tuttuğum hiçbir takım bu kadar dikkatli ve hatasız savunma yapmayı beceremediği içindir. İnceden kıl oluyorumdur bu işi yapan ve güzel futbolu öldürenlere.

Şili'yi şimdilik es geçiyorum. Çünkü daha fazlasını hakediyorlar. Ama Zamarona ve Salas başkanları unutmamak lazım. Marcelo Bielsa ise başlı başına yazı konusu olmayı hakediyor. Önümüzdeki yazılara inşallah.

Sonu twitter'da biraz sorun yarattı. Aman diyim, Oguz Öztürk üzerine alınmasın. Lafım onun gibi, İspanya'ya yıllarını vermiş futbol severlere değil :) Ve evet Bora lafım sana :)

Top Adam



Güney Afrika'da bir alışveriş merkezinde 3000 futbol topu kullanılarak yapılan şey(Ne diyeceğimi bilemedim)
Daha ayrıntılı incelemek isterseniz burada buyurun. (ifitshipitshere.blogspot.com)

Saygılar.

15 Haziran 2010 Salı

Tek Büyük Olmak



Takımım olan Galatasaray'ı çok seviyorum. Hastalıklı olmaması için uğraştığım bir aşk bu. Elimden geldiğince hatalarını, günahlarını görüyorum. Tribünde bir adam yediği dayaktan kaçarken, kendisi atladı düştü demiyorum. Kendim takımımı bu kadar sevdiğim için, Fenerbahçe dahil hiçbir takımdan nefret etmiyorum. Zaman zaman yapılani yahut Galatasaraylı olduğum için bana yapılıyormuş gibi gelen şeylere isyan ediyorum, kızıyorum ama rakiplerin hiç birinden nefret etmiyorum. Sonuçta düşünün ki, hepimizin bir sevgilisi var. Günlük hayatta gidip bir arkadaşımızın sevgilisine, "Senin bu manita da biraz yollu" demiyorsak, elimden geldiğince diğer takımlara da saygılı durmak gibi bir amacım var.

Bu yukarıda ki fotoğraf, Fenerbahçe Dergisi'nin fotoğrafı. Tek büyük Fenerbahçe söylemi var üzerinden. Aziz Yıldırım'ın basın toplantısında da beni tek rahatsız eden şey bu söylem olmuştu. Bir taraftar, bir başkan yahut birisi "En Büyük" bizim takım dese, gülerim geçeri. Durumun daha vahimi, tek büyük olduklarını iddaa edenlerin olması. Bakış açısı rahatsızlık verici. Tıpkı Adnan Polat'ın Galatasaray'ı öveyim derken, diğer takımları ufalttığı zamanlardaki gibi.

Futbolumuz kendi içinde kısır döngüsel dinamiklere sahip. O yüzden 2 Avrupa Kupası, bir kaç çeyrek finalden başka bir başarımız yok takımlar bazında. Ve buyüzden çoğumuz Avrupa Liglerini takip ediyoruz. Kendimize oradan da bir sevgili buluyoruz. Ben gerçekten çok yorulduğumu hissediyorum. Transfer inatlaşmalarından, tek büyük olma çabalarından, rakipleri küçük görmekten ve günlük başarılar için vizyonsuz ve temelsiz hareketlerden.

Futbolu yöneten (yönetemeyen) bütün bu mahluklar bu ülkede güzel oyunun içine etmek için ellerinden geleni yapıyorlar. Bunu bir tek biz taraftarlar engelleriz gibi geliyor bazen. Belki birgün bu ülkede de Fc United benzeri bir takım olur. Seve seve onu destekler bütün pislikten uzak dururum.

Delikanlı Ol Skrtel !!


Şu an oynanan, Yeni Zelanda - Slovakya maçını izlerken aklıma Skrtel'i sevmediğim geldi. Premier Lig'in ilk haftalarından birisiydi. Sanırım 1. yahut 2. hafta. Liverpool, Tottenham ile oynuyordu. Maçta Jamie CARRAGHER'ın kafası patladı. Güzelim adamın sesi çıkmadı, yanlış hatırlamıyorsam Skrtel'in de dudağı patladı. Maç boyunca kendisine yapılan her faulden sonra soluğu hakemin yanında aldı. Bugün gibi hatırlıyorum dayanamayıp, "Erkek gibi oyna" diye bağırmıştım en sonunda. Evet zaman zaman böyle cinsiyetçi söylemler çıkıyor ağzımdan. O günden sonra vasatı aşamayan performansını geçtim, tarzını sevemedim. Neill gibi delikanlı oyna biraz Skrtel.

Ömer Üründül ne iş yapar?

Ömer Üründül'ün gerçekte ne iş yaptığını bilmem ama ne yapamadığını gözümüze soka soka öğreten Trt'ye teşekkür ederim. Hadi dersine çalışmadın kupaya gelirken. Bari bir iki futbolcu hakkında ele gelir bir şeyler söyle. Söyleyemiyorsan sus. Adamın bazı takımları (bunlara büyük Avrupa takımları dahil) Dünya Kupası'nda seyrettiği buz gibi ortada. Bu yayını bir özel kanal alıp yapsa içim yanmaz ama evde her ay ödediğim elektrik faturasından kesilen paranın böyle insanları Güney Afrika'ya gidip orada eğlendirmeye çalışması için kullanılması içime sinmiyor.

Arjantin maçında bu durum iyice sinirlerimi bozdu. "Ömer bey Gutierez adlı futbolcu hakkında ne düşünüyorsunuz? sorusuna "Şimdi pek tanımıyorum ama fiziği güzel" cevabını verdikten sonra bir de üstüne üstlük "Messi'yi izlemek büyük keyif" diyip durunca iyice sinirlerim tepeme çıktı. İnsan yaptığı işe biraz saygı gösterir. Senin orada olmanın amacı izleyicileri bilgilendirmekse eğer sorulan sorulara bari aç wikipedia'dan cevap ver onu da yapamıyorsan biraz dersine çalış. Trt seni oraya götürmüş bir şeyler anlatasın diye.

Her maçı bir takımın taraftarıymış gibi yorumlamasının yanında Afrika takımları hakkında olan bilgisizliği ve klişelerle dolu yorumları nedeniyle vuvuzeladan bile daha çok rahatsız etti beni. "Keşke Dünya Kupası'nı Ertem Şener anlatsaydı" bile dediğim oldu. En azından sıkıcı geçen maçları eğlenceli hale getirirdi. Trt bu dünya kupası başladığından beri resmen işkence çektiriyor yapılan hiçbir şey doğru düzgün ilerlemiyor. Yorumcu niyetine çıkarttıkları adamların bağırsak sorunları olduğunu düşünüyorum çoğu zaman ya da çişi gelmiş de yayın nedeniyle tuvalete gidemeyen çocuklar gibi kıvrandığını.

Size ufak bir kılavuz hazırladım Ömer Üründül gibi maç yorumlayın diye.

-Ömer Abi X nasıl futbolcu?
-Şimdi tanımıyorum ama X fiziği güzel bir futbolcu

-Ömer Abi X(herhangi bir Afrika takımı) takımı nasıl?
- X takımı güzel ama işte son vuruş yeteneği kısıtlı bir forvetleri olmasa daha güzel olur.

- Ömer Abi X takımı gol atmakta zorluk çekiyor.
- Şimdi nokta santrafor olmadığı için bu böyle oluyor.

-Ömer Abi X(bu X burada orta büyüklükte bir takım olabilir) takımı nasıl bir takım?
- Şimdi eskiden hatırladığım (Bu bu takımı geçen Dünya Kupası'nda izledim demenin kibar yolu) X takımı pek iyi değildi.

- X'i izlemek büyük keyf!


Trt teşekkür ederim.

Saygılar.

Üründül Kaçırıldı!!




Son dakika haberi ile karşınızdayız. Geçen pazar günü başlattığımız kampanyanın sonucunu çabuk aldık. TRT 1 yorumcusu Ömer Üründül'ü kaçırması için bir çete ile anlatşık. Çeteye ödemesini peşin yaptık. Sağolsun kırmadılar bizi. Turnuva bitene kadar misafir edecekler Ömer Üründül'ü. Fakat adamlar da 2 günde canından bezmiş. Durup durup "Çete lideri ile adamları arasında uyum yok, bloklar arasında ciddi sorunlar var" demiş. Dedim sakin olun, onu herkese söylüyor siz mis gibi çetesiniz. Kalbimiz sizinle.

Dünya Kupası 4. Gün

Pazar gecesi Almanya hepimize özlediğimiz futbolu izletti. Kendi sıkıcı karakterlerine ters bir oyun oynadılar. 60 yaşında bir futbol izler, Almanya'yı tanımamıştır büyük ithimalle. İnsan doğal olarak düşünüyor, Almanya böyle oynadıysa, Hollanda'yı izlemeye doyum olmaz diye.

Kafam dağınık bir halde izledim maçı. İzlerken ise garip şeyler düşündüm. Golcü melekesi nasıl ne niçin geriler gibi şeylere takıldım. Hollanda Ligi kolay gol atılan bir ligdir bunun bende farkındayım. Romario, Nistelrooy gibi her yerde gol atan abilerde geçmiştir o ligden, birde o ligde attığı gollere ulaşamayan golcüler geçmiştir. Kuyf'in başına gelende buna benzer bir durumdur. Van Persie ise daha beter haldedir. Zaten gol melekeleri kısıtlı olan Persie, yaşadığı sakatlıkla birlikte iyice unutmuş golcülüğü üzüldüm. Hollanda'nın bugün sahada bir Semih Şentürk'ü olsaydı mesela, ceza sahası içinde daha keyifli işler yaparlardı.

Futbolu bilen abilerin en güzel kaybeden dediği Hollanda, bugün kazandı ama güzel futbol adına kısır bir oyunla. Robben'in eksikliğine Van der Vaart'ın sorumsuzluğu eklenince kekremsi bir tat verdi sadece Hollanda. Eljoro Elia, oyuna girince yaptığı güzel hareketlerle ağzımıza bal çaldı. Umarım bundan sonraki maçlarda daha fazla dakika alır. Ayrıca Van Persie ve Kuyt birlikte kabir azabı oluyor.

İzlediğim diğer maç ise İtalya - Paraguay'dı. Paraguay'ı 1998'den beri severek izliyorum. Bu sevgimin ise öyle çok süper nedenleri yok. José Luis Félix Chilavert ve Fransa ile oynadıkları
1. tur maçını hatırlıyorum. Şimdi İrlanda maçı yüzünden koparılan kıyametin bir benzerini hak eden maçtı. Net penaltısı verilmemişti Paraguay'ın. İşte böyle garip ve bilimsellikten uzak sebeplerden dolayı yakın duruyorum Paraguay'a. Oscar Cardozo sağlam olsaydı, daha farklı olabilirdi maç. Dangalak iddaa yorumcuları, bazen öyle aptalca konuşuyorlar ki, onları dinleyipte para yatıran güzelim halkıma üzülüyorum.

Son olarak, hepimize ".... zaten turnuva takımı" cümlesini duymadan yaşayacağımız günler diliyorum.



14 Haziran 2010 Pazartesi

Dünya Kupası (Aklımda Kalanlar)

Vuvuzela... Hani mahalleye gecenin ortasında çöp arabası gelir ya, televizyonun sesini açmak zorunda kalırsınız. İşte bendeki etkisi bu. Futbolu bu kadar öldüren bir şey olamaz. Ne bir tezahürat var ne bir tepki duyulabiliyor. Tribünleri Almanlr doldurmş da ne olmuş? Bir Almanca tezahürat mı duyabildik? Bir İngiliz şarkı mı duyabildik? Gol kaçıyor tepki duyamıyoruz. Gol oluyor sevinç bağırışları duyamıyoruz.

Vuvuzela istemiyorum arkadaşım. Afrika kültürünü koruyalım derken futbol kültürü ölüyor. Bence futbolcuların iyi oynayamamasının altında da bu vuvuzela faktörü var az da olsa. Normal liglerde bu ses sadece deplasman takımını korkutmak için çıkarılır. Burada herkes deplasmanda gibi. Umarım yasaklanır.

Gelelim maçlara. Genelde sıkıcı geçiyor maçlar. İlk maçı izleyemedim ama sanırım güzel geçmiş. İngiltere maçını izledim. Kadro tercihlerini anlayamadım. Sahada en azından bir Defoe görmek isterdim. Yine de İngiltere'nin futbolu beni sevindirdi. "Futbol bizim oyunumuz ulan" diyorlardı sanki Amerikalılara. Çok hırslılar. Bu hırs devam ettiği sürece iyi futbol izlettirmeye devam edeceklerdir.

Fransa her zamanki gibi bir hayal kırıklılığıyla başladı. Anelka'dan tek forvet yaratamazsın. Govou ile o takım 3 puan alamaz. Hele Toulalan insanının Dünya Kupası'nda ne işi var bilemedim.

Arjantin'i izleyemedim ama ileri 3'lüsüyle her maçta saldıracaklardır. Ben de iyi bir Arjantin izleri umarım.

Dün Almanya'yı izledim. En rahat ve en iyi futbolu onlar oynadı. Şut çekmeyi bilen tecrübeli forvetleri var. Kadronun geri kalanı tecrübesiz ama yine da ileriye güzel mesajlar verdiler.

Ghana maçı ve Ömer Üründül diyorum başka da bir şey demiyorum. Tüm maç boyunca "Yahu Gana bütün pasları harcıyor." Yahu sahaya inip seviniyorlar şaşılacak şey doğrusu" diyip durdu.

Neyse efenim izlenimlerim böyle. Almanya yenince biz de biraz sevinmiş sayıldık. Herkese iyi kupalar. Oynanan oyunlar da turlar ilerledikçe güzelleşir diye umuyorum.

Marquinhos

Quaresma Beşiktaş'ta


Beşiktaş yönetimini tebrik ediyorum. Darısı bizim de başımıza. Umarım quaresma'nın hedefi yeniden büyük bir takımda oynamak olur. Asıl o zaman bizlere futbol ziyafeti izletir karizmatik topçu. İyi seyirler.

13 Haziran 2010 Pazar

Dünya Kupası’nda Kötü Futbol Oynama Hakkı

Bu aralar, anlatmakta zorlandığım yeni önermeler peşindeyim. Bunun marjinal olma kaygısı olmadığını anladığınızı umuyorum. Sonuçta bir senelik bir geçmişimiz var. Bunlar sadece futbola kafa patlatmaya çalışan bir insanın iddiasız fikirleri. Konumuz gene Dünya Kupası. Güzel insan olan bazı spor yazarları, Dünya Kupası'nı "Futbolseverin Ramazanı, Futbolun Bayramı" gibi benzetmelerle anlatıyor. Bu güzellemelere katılıyorum. Sonuçta ülke fikrine çok sıcak bakan bir insan değilim, ama Dünya Kupası'nda da takımlar ve devletleri birbirinden ayıran bir tarafım var. Amerika emperyalist, İngiltere eksi sömüre kralı gibi düşünceleri oyunun güzelliğini alıp götürüyor kafamdan. Bence çok klişe olacak ama büyük bir film festivaline benzetiyorum turnuvayı zaman zaman.

Bazı takımlar, iddialı yönetmenler gibi. İngiltere, İspanya, Almanya, Fransa, Brezilya, Arjantin, Hollanda ve İtalya ödül peşinde koşanlar. Bu isimlerden bir tanesi kötü bir film izletirse bize, ona kızma hakkımız var bence. Onların önemli olan katılmaktı deme hakları yok bize, çünkü biz çok acımasız bir jüriyiz. Hepimiz güzel futbol bekleyen vahşileriz. Geri kalan ekipler de 2'ye ayrılıyor sanırım. Portekiz, Fildişi, bu turnuva için Sırbistan ve Uruguay en azından bir çeyrek final gör be arkadaş dediğimiz ekipler. Ama diğerleri, bağımsız sinema sanki. Bize izlettikleri filmleri sevmek, beğenmek yahut izlemek zorunda değiliz. Sonuçta kimse 64 maçın hepsini izlemezsen, seni haraca bağlarız demiyor. Ama bu takımlar için "…..'nın Dünya Kupası'nda yeri yok demek" zekasızlık ve daha kötüsü Dünya Kupası'nı anlayamamaktır.

Bazı takımlar için önemli olan katılmaktır. Bizim ülkemizin zekası ve kültürü gelişmemiş bazı futbol ulemaları çıkıp böyle ahkamlar kesiyor. Çünkü onlar ne futbolu gerçekten seviyor, ne bu oyunu anlayabiliyor. Onlar sadece bildikleri kadarını konuşabiliyor. Güzel bir maçı yorumlamak, tanıdığın futbolcular değerlendirmek 21. yy'da çocuk oyuncağı. Ama 23 kişilik kadrodan 2-3 ismi zor sayabildiği takımları bilmedikleri için sevmiyorlar.


Dünya Kupası güzeldir. Ceyazir, Kuzey Kore ve diğer bağımsız sinemacıların da bu güzellikte payı büyüktür. Unutmamak gerek.

Dünya Kupası 2. Gün

Dün gece geç saatte uykuya dalmaya çalışırken, tek hayalim 3 maçı birden izleyebileceğim boşlukta bir Cumartesi günü yaşamaktı. Ama sabah gelen bir telefonla işler sarpa sardı. Aceleyle evden çıkıldı ve eve geri dönüş 19.30 sularını buldu. Konu aile içi sağlık sorunu olmasa, mümkün değil evden çıkılmazdı ama kısmet işte. Geriye beni teselli etmeye sadece İngiltere – ABD maçı kaldı. Ayaklarımı uzatıp, hem maçı izledim, hem de Twitter'dan gevezelik rekoru kırdım. Maç çok süper olmasa da iki günün en iyisiydi sanırım. Gerçi 5 maçın 3 tanesini izledim. Turnuvada tuttuğum takımlardan bir tanesi İngiltere, diğer zaten Arjantin. O yüzden daha da dikkatle izledim maçı.

2 gün önce bir arkadaşımı Gerrad ve Lampard birlikte olmaz dedim, yanlarına bir 3. lazım dediğimde gülmüştü bana. Zaten kafası kıt bir eleman bence. Arkadaşımda değil ayrıca, öyle diyalog içinde olmak zorunda olduğum birisi. Neyse işte , İngiltere benim beklentilerimin altında kaldı. Gol dışında 3 tane pozisyon var akılda kalan. Lennon, Heskey ve belki Rooney'in zamanlamayı ayarlayamadığı kafa vuruşu. Onun dışındakiler uzaktan atılan şutlar. Bu tutukluğun tek sebebi ise orta sahanın verimsizliği oldu bence. Kanatları kullanamadı İngiltere düzgün bir şekilde. Rooney'e alışık olduğu paslar atılamadı. Eleştirilerin ortasında ise genelde 2 isim vardı. Birisi Green, diğer Heskey.

Bu maçta 1 puan alınmasının bütün suçunu Green'e yüklersek, ayıp ederiz bence. Yediği gol fiyasko ama güzelim İngiltere 1-1'den sonra oyunu kendi tarafına çevirecek hiçbir şey yapamadı. Heskey ise bence hiç iyi bir golcü değil, ama iyi bir takım oyuncusu. İlk golde verdiği pasta bunun göstergesi. Biraz da Capello'ya sallıyım diyorum ama boyumu aşar sanırım. Capello özelinde değinmek istediğim ise şu. Ertuğtul Sağlam, Beşiktaş – Bursaspor 3-2'lik maçta ileriye uzun boylu defans atınca ve bunun sonucunda maçı kazanınca, sosyal medyada sallayanlar olmuştu kendisine. Capello başkan ise Crouch'u oyuna sokarak aynı eleştirileri hakketti, ama kimseden ses yok. Sevgili Capello , Joe Cole'u bir maç daha oynatmazsan, selamı sabahı keserim seninle.

Amerika'yı ise hafife alıp, Sergen olmamak lazım. Değişik bir oyunları yok, futbolun doğrularını en basit şekilde yerine getirmeyi başarıyorlar. Rakibi bozuyorlar, ileride basıyorlar, kısa pasları tercih ediyorlar. Kadro bireysel yetenek açısından biraz daha zengin olsa, çeyrek finale kalırlardı bence. Defans iyi, kaleci iyi, orta sahada birkaç yetenekli ayak, işin rengini değiştirirdi.

Neyse bakalım, yarında sanırım maçların 2 tanesini kaçıracağım. Almanya Avustralya maçına yetişirim sanırım ve umarım. Kewell'ı ve Neill'ı özledim. Bakalım belki Oz Büyücüsü birkaç numarasını da Dünya Kupası'na saklamıştır.

Dünya Kupası ve Beklentiler

Dünya kupası başladı. Başlamasıyla birlikte herkes ufaktan beklentilerini, şampiyon adaylarını dinlendirmeye başladı. Bir çok blog epey bir süre önceden bu konu hakkında yazı dizileri hazırladı. Sürprizleri, favorileri yazdı. Biz de blogta bir şeyler yazdık. Videolar başka türlü ıvır zıvırlar paylaştık. Bunları yaparak biraz da kendimizi gazladık normal olarak. Hepimizin beklentileri vardı bizim olmadığımız kupada.

Peki ne bekliyorduk? Tek cümle "güzel futbol". Ne bulduk ilk iki gün için pek bir şey bulduğumuzu söyleyemem. Güney Afrika, Nijerya'nın iyi niyetli ABD'nin haddini bilerek neler yapılacağını gösterdiği oyunu dışında. Arjantin, İngiltere ve Fransa tam bir hayal kırıklığı. İlk gün hayal kırıklığının üzerine Arjantin ve İngiltere'den daha da fazla şey bekledik halen aradığımızı bulmadık. Bir de üstüne üstlük Ömer Üründül ve işine çalışıp çalışmadığını anlayamadığım spikerler ile daha da çekilmez olacak gibi duruyor. Umutlu muyuz? Bir iki takım daha var onlardan da bir şey çıkmaz ise kendimi bildim bileli seyretiğim en vasat Dünya Kupası'na gidiyoruz galiba. Bu arada 94'ten bu yana Dünya Kupalarını iyi kötü takip ediyorum.(Bunca yıllık hammallım böyle kupa görmedim. Berbat ama aklıma geldi :)

Beklentilerimizi yükseltik, bakalım bu beklentileri karşılayacak ilk takım kim olacak. Hollanda ve Brezilya'dan umudum var. Güzel oyun istiyorum fazlasını değil.

Saygılar.

12 Haziran 2010 Cumartesi

Maradona ve Messi

Üzülerek belirtiyorum ki, Arjantin maçını izleyemedim. Daha kötüsü bir ton can sıkıcı şey yaşadım. Mesele ise bunlar değil. Maç bitimi bir arkadaşımla konuştum, bir iki blog okudum ve maç özetlerini izledim. Söyleyeceklerimin ise maçla bir ilgisi yok.

Birçok futbolcu sevdim, hayran oldum ama içlerinde beni en çok etkileyen Maradona oldu. O benim için dünyanın en iyi futbolcusu. Herkes için var bir tane böyle adam. Pele, Best, Curyff, Garrincha yahut başka birisi. Herkesin en sevdiği isme saygım var. Ama bazı insanlar Maradona'nın başarısız olmasını dört gözle bekliyorlar. Bunu anlamıyorum ben. Sanki Maradona başarısız olursa, benim kahramanım olmayacak sanki. Yahut bu onun iyi futbolculuğuna gölge düşürecek. Bilenler biliyordur çok ukalalık yapmayayım ama birader bu adam adına kilise var. Yani düşünün onu gerçekten sevenler onu nasıl görüyor. Ha siz başka birisini seversiniz, ama saygı duymak zorundasınız. Konuyu bu delinin teknik adamlığına getirecek olursak benim şahsen hiç bir beklentim yok. Kupayı alırsa Arjantin sevinirim, alamazsa ise Maradona'ya sövmem, ki merak etmeyin güzelim Arjantin halkı da sövmez. Ki unutulmasın 2002'de gruptan çıkamayan bir Arjantin, 2006'da çeyrek finalde elenen bir Arjantin'den sonra Maradona ne yapsa yeridir.

Gelelim Messi'ye. 1990'dan beri iyi kötü futbol izliyorum. Çok yetenekli futbolcular izledim ve bunlardan birisi Messi. Ama şimdi çıkıp Messi'ye " O zaten küçük maçların futbolcusu" diyen insanları gördükçe elime bir odun alıp girişesim geliyor. Bundan daha basit, daha sığ ve zekasız bir yorum olabilir mi? Messi son 2 senenin tartışmasız yıldızlarından bir tanesi. Bu kadar parlamasından tabii ki Xavi, İniesta ve Barcelona'nın mükemmelliğinin katkısı vardır. Ama atıyorum oraya Aydın Yılmaz'ı koysan durumun vehametini anlarız. Yani Messi her türlü büyük ve iyi bir futbolcudur. Ama Messi belli bir sistem içinde daha çok büyüyen bir futbolcudur. Ha Maradona mı? O sistemin kendisidir.

Ülkeme tez vakitte, futboldan anlayan yorumcular gönderilir uzaydan umarım. Ve aynı uzaylılar bir kısım yorumcuları kaçırırlar. Sevgiler Saygılar.

Maradona :)

Dünya Kupası 1. Gün

Evet, 4 senelik çilemiz bitti ve kavuştuk sevgiliye. 2 maç geride kaldı, hepimizin aklında bazı şeyler kalıyor. Dünya Kupası boyunca ne sıklıkla yazarım bilmiyorum, ama sıkıcı maç yazıları yazmayacağım kesin. Sonuçta milyonlarca insan izliyor maçı, bu yüzden maç analizi yapmak gereksiz geliyor. Kısa notçuklar tadında olacak sanırım yazılar. Tabi ara ara Maradona özelinde gireceğim bazı toplara.

Törenin açılışı size de biraz yavan geldi mi? Garipti sanki, eksik varmış gibi geldi en başta. Sonra düşündüm ve fark ettim ki, tam bir Afrika cahiliyim. Adamların kültürü bu sonuçta, belki onlar için büyük olay.

Sonrasında TRT 1 işkencesi başladı. Ömer Başkan'ı geçtim, kanalın kafasını merak ediyorum. Müdürler falan ne kullanıyor. Sonuçta Dünya Kupası yayıncısısın, dakika ve skor yazmıyor. İlk maçın 86. dakikasında yazdılar. Ulan insan utanır da yazmaz arkadaş o dakikadan sonra. Ses geciktirici alet denilen bir şey varmış, onu da kullanmadılar tam bir fiyasko. Akşam maçında en azından on üzerinden 5'lik iş yapabildiler. Minimum kalitede bir maç izledik.

Saha içinde ise, gözler Gio'daydı. Bu adam için arkadaşlara "Biraz daha gol atamazsa, Aydın Yılmaz olur" demişim 2 3 ay önce. Birisi hatırlattı bugün. Kabul ediyorum biraz acımasız bir yorum olmuş, Trabzonspor maçında vermediği bir pastan dolayı kızmıştım kendisine. Bugün iyi oynadı. Bence yönetim üzerine bir bardak soğuk su içsin. Transfer edilmesi gereken bir adamı edemedik transfer.

Carlos Vela, cidden tırt bir arkadaş. Yıllardır Fm'de de hiç güvenmedim kendisine. Kızım olsa vermem cidden. Güzelim Meksika halkı senden hizmet bekliyor, ruh gibi gez sen sahada .

Güney Afrika'yı ise tam çözemedim, garip takım. Fifa bunları yürütür diyeceğim biraz, ama maksimum gruptan çıkartır. Asıl benim Fifa'nın yürüteceğine inandığım Afrika Takımı Fildişi. Yarı final sürpriz olmaz, çeyrek final garanti.

Akşamki maçta ise Lugano'yu sevdim, çünkü onu ilk kez anladım. Ben cehaletimden ötürü bir tek bu Lugano'yu deli sanıyordım, meğer güzelim Uruguay halkı kafayı yemiş. Takım agresif ötesi, itiraz üstadı abilerle dolu. Bu maçın sonlarında Henry adice penaltı istedi ya, o pozisyonda hakem devam dedi, ama bir Uruguaylı hakeme hala itiraz ediyordu. Ahanda dedim deli.

Futbol olarak on üzerinden 5 buçuk bir gün oldu bence . Asıl büyük gün yarın. Arjantin'im sahaya çıkıyor. Bu konu hakkında yazacağım bir şeyler ama şimdiden şunu söyleyeyim. Maradona çok kötü bir teknik direktör ve bu fikrim kupayı alsa bile değişmeyecek. Ama Maradona çok değişik ve büyük bir insan ve eğer kupa gelirse bu büyüklükten gelecektir.

Spor İletisim 3. Sayı

10 Haziran 2010 Perşembe

21 Yaşında Sol Kanat


Fener bu sefer şaşırttı beni. Hem Brezilyalı değil hem de 21 yaşında hem de sol kanat. Bir de şöhretli olsa zaten Fener'e gelmezdi. İyi yoldayız. Tebrikler.

Bu arada dünya kupasında izleyecek bir Fenerli daha olması, bizlerin maç programlarını da değiştirecektir sanırım.

Marquinhos

9 Haziran 2010 Çarşamba

Joe Cole


Chelsea yollarını ayırdığını açıkladı Joe Cole ile. Joe Cole ise Afrika'dan cevap verdi "Şu anda aklımda sadece Dünya Kupası var. Görüşmeleri benim yerime menajerlerim yürütecek." Kendisi bence yeteri kadar takdir edilmeyen ve dolayısıyla hak ettiği değeri görememiş bir futbolcudur. Bonservisi elinde olduğu için Manchester United, Arsenal ve Liverpool gibi büyük takımlar ile ligin açözglü çocuğu Manchester City hemen peşine düştüler. Cole Chelsea'den haftalık yüzbin pound alıyordu. Eğer para kazanmayı tercih eder ve City'ye giderse ona olan sevgim doğal olarak azalır. Diğer 3 takımdan kime giderse futbolun güzelleşmesine katkı sağlayacağı kesin.

Bir de bu 4 takımın arkasından olayları izleyen Tottenham ve Redknapp var. Redknapp geçen hafta "Cole için büyük takımlarla görüşmesini bekleyeceğiz, eğer onlardan birisiyle anlaşamazsa biz de teklifimizi yapacağız" dedi. Bilenler bilir Joe Cole, West Ham alt yapısından yetişti. Redknapp ise Cole'a formayı ilk veren teknik direktör. Sonuç olarak aralarında romantik bir ilişki de var.

Benim gönlümden geçen Liverpool'a gitmesi. Ama Liverpool'un Şampiyonlar Ligi'nde olmaması bu transfer için ellerini zayıflatan en önemli unsur. Wenger için ise çok yaşlı bir transfer olur. (Sol Campbell istisna) İşte burada en önemli etken, geçen sene Owen'ı bir kahvaltı masasında bağlayan Alex Ferguson.

İhtimaller üzerine çok konuştum. Bakalım futbolun güzelleşmesine katkı sağlayan bu futbol işçisini hangi takımda göreceğiz.


İnter'de İşler Düzeliyor

Efendim geçtim hemen İnter'e tabii ki. Fakat dediğim gibi kadro ölmüş. Ekibin en genci Santon. Kalede Kameni ver. Julio Cesar'ı yaştan dolayı hemen yedeğe attım. Defans hattının yaş ortalması 35 bilemedin 36. Takımın yıldızı Quaresma olmuş. Sneijder ve Etoo olmasa İnter takım değil. İlk 2-3 hafta galibiyet yüzü göremedim ve tepkilerin odağı oldum.

Ben de hemen yaşlıları göndermeye kalkıştım. 39 yaşına gelmiş topçuyu gönderdim diye tepki yedim. Milito'yu 34. yaş gününü bizle kutlamasın diye başka bir yere kiralık gönderdim. Baktım Owen müsait "Gel evlat" dedim. Obertan'ı sağ kanada aldım. Quaresma'yi 10 kağıda verdim. Ortasahaya Muntari ve Sneijder'i çiviledim. Sola da Albert Riera'yı aldım.

Yaşlı defans hattını, Cahill'i alarak gençleştirdim. Lucio'yu da yanına koydum. Lucio da yaşlı ama taş gibi. Baktım 15 kağıt param kaldı hemen bir golcü için kolları sıvadım. Hedefim Defoe oldu. Hemen geldi. Kendisinin çok gol attığını söylemek isterim. İtalya'ya yeni geldim, defanslar katı falan demeden sıralıyor golleri.

Ligde 14. olan İnter 6.lığa kadar yükselttim. UEFA'da çeyrek finale yükseldim. Hedefimiz Şampiyonlar Ligi ve UEFA'yı bu sene kaldırmak.

Owen ve Obertan'dan biraz bahsetmek gerekirse, Owen daha gole kavuşamadı ama yüzde yüz fit oldu 3-4 hafta sonra. İyi bir yedek ama umarım gol atmaya başlar.

Obertan fırtına gibi başladı fakat şu an azıcık Kazımlık yapıyor. Umarım seneye daha iyi oynar. Bu arada Barnetta var kadroda. Ne zaman oynatsam çocuk taş gibi oynuyor. Ama Riera'yı kestirmiyorum hiç. Yeni transfer ya kıyamıyorum. Ama Barnetta'yı herkese tavsiye ederim.

Devam edeceğim.

Marquinhos

7 Haziran 2010 Pazartesi

Sorsalar haritada yerini gösteremezsin !

Groups for the FIFA World Cup - 2010

Hani derler ya hep "Ulen konuşuyorsun harita yerini bile gösteremiyorsun" işte bu harita Dünya Kupası'na katılan ülkelerin yerlerini merak edenler ufak bir hatırlatma için oluşturulmuş. Kurcalayınız ve haritaya tıklayınız. Aynı renkte olanlar aynı grupta yer alan takımlar unutmadan söyleyeyim.

Saygılar.

6 Haziran 2010 Pazar

Avustralya Milli Takımının Gizli Kampı

Optus Secret Training Camp from Paranoid US on Vimeo.


Dünya Kupası için bir çok reklam filmi yayınlanıyor bir çok sponsor bu konuyu değerlendiriyor. Bu sefer Avustralya milli takımı için hazırlanmış bir video Lucas Neill'e böyle reklam çektirmek bence daha iyi olur bonus kafa olmamıştı sanki.

Saygılar.
değerlendiri

4 Haziran 2010 Cuma

Rooney Gol Sevinci



Link

Rooney'in yine bir reklam filmi görüntüsü. Uzunluğundan ve İngilizce olmasından çekimeyin o kadar çok diyalog yok. Dünya kupasına hazırlık için böyle videolar buldukça paylaşacağım. Bu arada Youtube girmemiz zorlaşacak sanırım DNS gibi şeyler dahi kar etmeyecek artık başka çözümler bulmak gerekebilir ilerleyen günlerde.

Saygılar.

2 Haziran 2010 Çarşamba

10 Yabancı ve Transfer Dosyası

Dün o kadar saçma bir kural çıkarttı ki federasyon, ekran karşısında gülsem mi üzülsem mi bilemedim. 10 yabancıyı duydum ve sevindim. Fakat kuralı bir okudum ve anladım ki hiç değişmemiş. Yine sahada 6 yabancı var ve yedekte de 2. Diğer 2 de çöpe.

Sen gideceksin ve 10 yabancı alacaksın ama 2 tanesini kadroya bile almayacaksın. Sonra o iki adam sana küsmeyecek ve rotasyon olmayı kabul edecek. Bu ne güzel bir İstanbul yahu! Yapın şunu sınırsız. Ya da direk 8 olsun. Federasyon bunu yaparak zaten sınırsız yabancının önünü açtı ama bu geçiş süreci gerçekten zorlama oluyor.

Gelelim yapılan transferlere. Buca iki önemli ismi renklerine bağladı. Mehmet Yılmaz ve Tomas. Evet bizim ve Galatasaray'ın eski Tomas.

Vederson Fener'de serbest kaldı ve onu Bursa kaptı. Vederson Fener'de iyi bir yedekti. Zaman zaman parlıyordu. Bursa'ya daha yararlı olur bence. O kanadın gücüne güç katar.

Beşiktaş ve Fener de iki yıldızın peşinde. Forlan ve Quaresma bu yıldızlar. Maalesef biri yaşlı fakat formda ve diğeri de genç fakat formsuz. Tipik Türkiye transferleri. Gelip iyi futbol izletmeleri tek temennim.

Galatasaray'da ise alınacaklardan çok gidecekler konuşuluyor. Kewell listenin başında. Bugün Milliyet Keita'yı yazdı. Elano, Jo ve Santos'tan bence ikisi gidecek ama hangi ikisi olacağini göreceğiz.

Forlan kesin yalanlanmıştır. Zaten Fener konuşulan herkesi yalanladı. Kimi alacaklar bilmiyorum. Başkan'ın açıklaması artık Güney Amerika'dan adam almayacağız yönünde. Gelişmelerle beraber olacağız.

Marquinhos




31 Mayıs 2010 Pazartesi

İsrail - Filistin ve Üzüntü

Çok sık yaptığım bir şey değil bloga futbol dışı şeyler girmek. Zamam zaman vardır araya karışan beş on post. Ama bugün bütün bu olanlara susmak çok zor. Çok hassas, çok karmaşık konular. Üniversitede yaptığım ilk araştırma ödevi, Filistin ve İsrail meselesi hakkındaydı. İyi kötü bir şeyler biliyorum konunun tarihi geçmişiyle ilgili. Burada amacım bilgi bombardımanı ile ukalalık yapmak olmayacak.

Öncelikle şunun ayrımına varmak lazım, her Musevilik dinine inanan, yahut Yahudi olan insan, Siyonist değildir. İsrail vatandaşlarının tümü de vicdanını kaybetmiş değildir. Oralarda da bu konulara kafayı bizim kadar takan, üzülen çaresiz insanlar vardır. O yüzden konuşurken, ne ırkçılık yapalım, ne de bu ülkede yıllardır birlikte yaşadığımız Musevi kardeşlerimizi üzecek şeyler yapalım.

Kendi içimizde de şuursuz kamplaşmaları bırakalım. Zaten o gemidekiler şeeriatçı yahut dinci gibi söylemleri yapmayalım. Bu olayları iç politika malzemesi yapmayalım. Yok Akp şöyle dedi, yok Chp şunu dedi, bunlarla vakit kaybetmeyelim.

Baskın Oran'ın editörlüğünü yaptığı bir "Türkiye Dış Politikası" kitabı vardır. Kendisi 2 cilt olan bu kitabı biraz okursanız, yahut bir şekilde Türkiye'nin dış politika çizgisine bakarsanız, bu ülke çözümsüzlük üretmekten bir adım öteye geçememiştir. Rahmetli İsmail Cem ve 2 deprem olmasa, Yunanistan ile bile hala gereksiz gerginliğimiz üst boyutlarda sürecekti. Bir ülke düşünün, neredeyse bütüm komşuları ile kavgalı. Ve bu ülkenin politikasına yön veren isimler, yıllardır o komşuların bizi işgal edeceğini düşünüyor. Bu delilikten öte bir şey değildir.

Gene aynı ülkenin halkına yıllardır saçma gazlar verilir. Türkiye öyle süper bir ülkedir ki, jeopolitik konumu paha biçilemez, tarımı ile kendisine kadar ve sürekli gelişmektedir. Bütün bunlar o kadar süper özelliklerdir ki, Türkiye Cumhuriyeti hala bir savunma endüstrisi geliştirememiştir. İsrail ve Amerika'nın geliştirdiği teknolojilere rakip olabilecek, en azından Türkiye için önemli sayılan buluşları yapan mühendislerinin öldürülmesini engelleyememiştir.

Durum çok kritik. İsrail yıllardır olduğu gibi, bütün uluslararası hukuk kurallarını hiçe saymış ve 12 deniz milini aşıp, 40 deniz milinde ulaslararası sularda bir gemiye saldırmıştır. Hangi gemiye, içinde Filistin halkının yaralarının belki de yüzde birini ancak sarabilecek malzemeler olan gemiye. Türk bayrağı taşıyan gemiye. Ki İsrail meşhur "Davos" meselesine kadar, böyle durumlarda bizimkilere en azından daha makul davranırdı. İsrail ilk kez bu denli orantısız bir gücü bize uyguluyor.

Bu durumu başta Oray Eğin olmak üzere bazı zihinsizler tahrik unsuru olarak gösteriyor. Neymiş, gemiler İsrail'in dediği limana yanaşmayı kabul etse hiç sorun çıkmayacakmış. Bunlar sanırım İsrail'i vicdanlı zannediyorlar. Bu İsrail değil mi, bir aktivistin üzerinden grayder ile geçen. Gene aynı İsrail değil mi, kendisine taş atan insanları kurşuna dizen.

Bütün bunların ötesinde beni en çok üzen şey, Filistinli çocukların ve insanların durumu. Seçimlerde genelde iki parti oluyor. Birisi El Fetih, diğeri Hamas. Kısaca durumu özeltemek gerekirse, bok değil kaka. Bir ülkenin insanlarının bu iki taraf dışında bir tercihi yoksa, o ülkede umut yoktur.

Ve sevgili arkadaşlar, bütün bunlara kızarken sürekli İsrail'i lanetliyoruz. Ama Mısır'ı da unutmamak lazım. Ablukanın bir diğer ayağı da Hamas'ın iktidarını bahane edip, ablukaya destek olan İsrail'dir.

Çok uzun süredir, kamplaşmış ve kutuplaşmış bir toplumuz. Savunma ve ekomomi konusunda Amerika'ya ve İsrail'e bağımlı bu devletten bir şey yapmalarını bekliyorsak, onlar ancak elçi çeker, biraz kızarlar ve belki bir iki tatbikatı iptal ederler. Burada biz belki bir kez birlik olursak, birbirimizi yaftalamadan kaynaşırsak, o zaman sesimizi duyurup, derdimizi anlatabiliriz.

Kendi çaresizliğimden utanmaktan başka bir şey gelmiyor elimden.

Maradona

İnter'de İşler İyi Gitmiyor

"Ne diyor bu hıyar?" dediğinizi duyar gibiyim. Tabii ki gerçek hayattan bahsetmiyorum. Bahsettiğim şey Football Manager'daki kariyerim.

Kariyerime Fener'de başladım. İlk sene takıma sadece Halil Altıntop'u aldım. Pek bir yararı olmadı bütün sezon. Gol yükünü genelde Semih ve Alex çekti.

Fener'deki asıl sorun defanstı. Lugano 4 maç varsa 3 maç yok. Adama para cezası vere vere haloldum ama adam durmadı. Kırmızı kartlara devam. Bilica ise gerçek hayatın tersine oyunda güven veriyor. Emre ilk sezon ortasahanın en verimli ismiydi. Özer sakatlıktan kurtulamadı bir türlü ve kurtulduğunda da pek forma şansı bulamadı açıkçası. Selçuk'u takımdan direk göndermiştim. Deniz, Cristian ve Emre ile ve zaman zaman Topuz'la ortasahayı idare ettim.

Güiza'yı ikinci sene Hull'a kiraya gönderdim. İlk sene fena da oynamadı ama insan düzgün bir forvet arıyor.

İlk sene Uefa'da gruptan çıkar çıkmaz Arsenal çıktı karşıma. İki maçta da fark yedim ve Avrupa maceram bitti. Lugano ve Bilica nasıl döküldü anlatamam size. Ama ligde şampiyon oldum. Mutluydum.

İkinci sene oyuna beleş transferlerle başladım. Deco, Luis Saha ve Geremi'yi takıma aldım. Güiza'yı ve Deivid'i kiralık, Cristian'ı temelli verdim.

Lig pek iyi gitmedi ama Türkiye Kupası'nı alarak hasreti dindirdim. Ha bu arada Mark Beevers'ı defansa Lugano'nun yerine aldım. Lugano gitti diye bir şikayet bir şikayet. Ulan adam kart görmekten çoğu maçta beni Bekir'e mahkum etti. Ayrıca ilk sezon Murat Sözgelmez'i almıştım. Zaman zaman Bekir ve Murat yanyana oynamak zorunda kaldı. Tüm bunlara rağmen taraftar bana pek kızdı.

Bu arada sol kanada da Rodney Sneijder'i aldım. Wesley'nin kardeşi sanırım kendisi.

İkinci sezon Avrupa'da hiç fena değildim. Gruptan ikinci çıktım. Real Madrid'i, hem de Kaka, Ribery ve Ronaldo'lu Real'i 4-2 yendim. PSG ile eşleştim. Kendilerini rahat geçtim.

Nasıl da unuttum? Saha o sezon inanılmaz oynadı. Karşı karşıya bu kadar rahat gol atan bir adam olamaz. Şampiyonlar Ligi'nde Semih ve Saha sayesinde ilerledim. Çeyrek finalde karşıma yine o şerefsiz Arsenal çıktı. Tabii ki elendim.

O sezon böyle geçti. 3. oldum ama Şampiyonlar Ligi ve Türkiye Kupası'nda yüzümüz güldü.

3. sezonda Sneijder fırtına gibi esiyordu ama Emre'de hal kalmamıştı. Orta sahaya Liverpool altyapısından Victor Palsson diye bir adam aldım. Adam İzlanda azmanı çıktı. Her yerden vuruyor ve gol yapıyor. Ortaya Aurelio'yu geri aldım. Geremi, Emre, Palsson ve Aurelio'yu dönüşümlü oynattım.

Fakat Saha sakatlandı. Bir daha da kendine gelemedi. Semih yine hayvan gibi oynuyordu. Ligde 2-3 puan farkla dördüncüydüm ve Uefa'da idare ediyordum ki İnter'den Morinyo'nun ayrıldığı haberi geldi. Aynı gün bana teklif geldi. Kadroya bir baktım: Ceset!

Kadro ölmüş ama 39 milyonluk bir transfer bütçeleri var. İnter 14. sırada. Kabul ettim ve hunharca para harcamaya başladım. Ama işler pek iyi gitmiyor. Yarın kurduğum kadroyu sizlere anlatacağım. İnter maceralarımla geri döneceğim.

Marquinhos

27 Mayıs 2010 Perşembe

Ağlayan Mourinho



Link

Biraz kolpa gibi gelse de Mourinho'yu ve Materazzi'yi sarılıp ağlarken görmek bir acayip.

Saygılar.

Buca Başarı İstiyor


Bülent Uygun, Buca'nın yeni teknik direktörü.

26 Mayıs 2010 Çarşamba

Hangi Adnan Polat?



10 gün oldu sanırım, zaman zaman bu soruyu kendime soruyorum. Kendime sormakla kalmayıp, sosyal medya üzerinden fikrine saygı duyduğum insanlara bazı sorular soruyorum, zaman zaman kendimi kaybedip, tweetliyorum. Hayatım boyunca olayları siyah ve beyaz olarak ayırmaktan uzak durum. Arada kalan rengi görmeye çalıştım. (Ankaragücü ve Gökçekler hariç)

Şimdi durup düşündüğüm zaman da garip bir Adnan Polat çıkıyor karşıma. Elimden geldiğince adım adım gitmeye çalışacağım. Adnan Polat ve özellikle Haldun Üstünel'in niçin bu kadar sevildiğine bir bakmak lazım önce. Yahut havaalanı dolduran, sonra bizi terk edenler niçin bir süre baş tacı yaptı trübünler?

Benim cevabım çok basit. 2000 ile 2007 arası (hatta 2008) o kadar garip transferler yaşadık ki biz, sonrasında gözlerim her boyandığında sustuk yahut gerçekleri göremedik. Bu bir sezon için normaldir belki. İnamota, Heinz, Almaguer, Carrusca ve bir ton gereksiz insan gördü bu gözler o formanın altında. Sonrasında amacı futbol oynamak değil, para kazanmak olan Lincoln'e taptık hepimiz. Teknik direktör olarak Kalli geldi, sustuk hepimiz. Sezon sonu hoca değiştirip, takımın "papazları" ile şampiyon olduk, sevindik hepimiz.

Şampiyonluğu kazandık o sene belki, ama çok şey kaybettiğimiz gün gibi ortada. Adnan Polat öncesi süreçte, önce Bülent Korkmaz'ın kalbi kırılmıştı. Adnan Polat sonarsı dönemde ise sevin yahut sevmeyin bu takıma emekleri tartışılmaz bir adam olan Hakan Şükür ile başladı vefasızlık.

Hakan Şükür'ü ben şahış olarak sevmem, sadece siyasi görüşünden dolayı değil, abicilik kültürünün o boyutu bana biraz ters gelir. Sonraki sezon ise iki büyük değeri harcadılar.

Birisi Hasan Şaş, diğeri Bülent Korkmaz. Ve bence bu artık post Demirörenci zihniyetin doruk noktası idi. Arada bir de Skibbe gitti güme. Eğer Skibbe gibi bir hoca getiriyorsan takımın başına, 6-7 ay yerine 2-3 seneyi gözden çıkarman lazım. Post Demirörenci zihniyet diyorum, çünkü bir ara Beşiktaş kendi çocuklarını harcarken gözünü yummuyordu. Sıra bize gelmişti.

Peki bütün bunlar olurken, iyi Adnan Polat neler yaptı. Skibbe'ye zaman vermemiş olabilir, ama onu getirdi takımın başına. Kewell ve Baros gibi iki futbolcu izletti bizlere. Rahmetli Özhan Canaydın zamanında başlatılan stat projesi somutlaştı, pazarlama alanında Fenerbahçe'nin çok gerisinde kalınmıştı, o durum biraz toparlandı.

2008 - 2009 sezonu itibariyle durum buydu. 2 sene içinde olan bitenin yüzeysel bir özetidir bu. Şimdi Adnan Polat iyi yahut kötü başkandır demek zordu bu tobloya göre. Ama kafası karışık, yol haritası ve sistemi olmayan bir başkan olduğu kesindi. Sonra açıkcası hepimizi dumur eden Rijkaard hamlesi geldi.

Düşünün takımı iki sene önce kendisinin ve Adnan Sezgin'in şampiyon yaptığına inanan, Skibbe'nin arkasında duramayan ve Bülent Korkmaz gibi yıllarını Galatasaray'a vermiş birisini harcayan Adnan Polat'ten bu hamleyi ben beklemiyordum. Rijkaard ismi biz futbol severler için çok şey demekti. Vizyon, sistem, köklü yapılanma gibi.

Yazıyı burada bırakmak en güzeli. 2009 - 2010 Adnan Polat portresi çünkü daha geniş işlenmeli ve daha kalın çizgiler ile ayrılmalı iyisi ve kötüsü. Ki o da umarım önümüzdeki günlerde olacak blogda. Bir de Rijkaard değerlendirmesi var aklımda. Kısmet bu işler.

Maradona

21 Mayıs 2010 Cuma

Spor İletişim 2. Sayı

Write The Future

Nike Write The Future from Wieden + Kennedy London on Vimeo.


Malum Dünya kupası yaklaştığı zaman bir çok marka reklam çılgınlığı yaşıyor. Nike durur mu müthiş bir reklam filmi çekmişler. İzleyiniz, gaza gelmeyen bizden değildir :)

Reklamda görünen futbolcular şöyle; Cristiano Ronaldo, Didier Drogba, Wayne Rooney, Fabio Cannavaro, Franck Ribery, Andres Iniesta, Cesc Fabregas, Theo Walcott, Patrice Evra, Gerard Pique, Ronaldinho, Landon Donovan, Tim Howard and Thiago Silva bir kaç kişi daha var ama listede adı olmayınca sayamadım onları. Tabi Kobe ve Roger Federer'de Nike'ın anlaşmalı diğer sporcuları onlarında rolleri var reklamda.

Bu arada reklamın yönetmeni Alejandro G. Iñarritu (21 Grams, Babel, Paramparça Aşklar ve Köpekler) severiz sayarız.

Saygılar.

19 Mayıs 2010 Çarşamba

Medyanın 5.Büyük İle İmtihanı

Bursaspor'un şampiyon olması şu ülke futbolunun yıl boyunca iki haber değeri taşıyan olayından biriydi. Diğeri kupa finalinin Şanlıurfa GAP Arena'da oynanması idi.

Peki Tv kanalları bu güzel olayı haberleştirme konusunda ne yaptı? Ne yazık ki şampiyonluğun ilk gününden bugüne kadar halen Bursa'nın şampiyonluğuna inanamamışlar gibi görünüyor. Hatta arada büyükler yoktu ondan şampiyon olduğu geyiği bile dönüyor. Sanki ağız birliği etmişcesine bazı yazarlar şampiyonluğun değerini düşürmeye çalışıyorlar.

Şampiyonluk günü Bursaspor'un şampiyonluk görüntülerini yayınlayacağına bir çok kanal Kadıköy'de olan o saçma olayları önümüze sunup durdu. Türkiye futbol tarihinin en önemli olaylarından birisi olan bu olayı vereceğine her zaman olan hazımsız insancıkların sorunlarını izletmek zorunda bıraktı. Bu durumun Fenerbahçe'ye özgü olmadığını belirtmek lazım hazımsız insanlar her takımın bünyesinde yer alıyor ne yazık ki.

Bazı kanallar hele, internette seviyesizliğin dibine vurmuş esprileri ekranlara getirerek bu işin lüzumsuz magazinini yaptı ve yine büyük resmin önünü bu yaptıkları ile kapatmaya çalıştılar.

Bütün bu işler aklıma hep "İstanbul Medyası" kavramını getirdi. Başta Bursalıları eleştirmiştim bu işe çok takıldıkları için lakin takılmakta haklı olduklarını görmüş oldum. Ortada somut bir başarı var iken halen üstünün örtülmeye çalışılması ve şampiyonluğun birileri tarafından kaybedildiği gibi haber yapılması başlı başına İstanbul medyası kavramının içini doldurmaktan başka bir şey değildir.

Kaybedilen şampiyonluk yok, kazanılan 5. büyüklük var. Hoş geldin Bursaspor hazmaedemeyenlerin diyarına. Artık ağızlarının alışması lazım bu tamlamaya: Beşinci Büyük Bursaspor.

Saygılar.

18 Mayıs 2010 Salı

Özledik Seni Şampiyonlar Ligi


Evet sevgili arkadaşlar, güldük eğlendik. Şimdi yavaş yavaş zaman durumu anlamak zamanı bence. En son 2006 - 2007 sezonunda Şampiyonlar Ligi'nde grup maçı oynadık. Durum vahimin ötesine geçmiş durumda. Camia içinde bunu fark eden birisi var mı çok merak ediyorum? Var ise bunun için belirli bir proje var mı acaba ?

Sezon ortasında bunun farkında olmadıkları belliydi. Nonda'nın gönderilmesi benim gözümde hata değildi. Neill on üzerinden 11 alır gönlümde, Santos sınıfı geçer ve fakat böyle kritik bir ikinci yarıda Jo'yu niye aldılar ? Bana mantıklı tek bir sebep geliyor, o da seçimi kazanmak. Taraftarın ağzına bal çalmak.

Şimdi bakıyorum yazıyı yazarken bir yandan. Son 15 senede böyle bir 4 sene yok. Bu 4 senenin 3 senesinde başkan Adnan Polat'tı (önümüzdeki seneyide sayıyorum). Ama aynı Adnan Polat bizi, Cihan Haspolatlı, Orhan Ak ve Volkan Arslan gibi çakma futbolculardan kurtaran adamdı. Sanırım biz de onun gazına geldik taraftar olarak. Çünkü resmen psikolojimizle oynanmıştı. 100 seneye yayılsa belki etki etmeyecek, ama 3-4 seneye sıkışınca aklımızı çıkartan transferler gördük. Listeyi burada verip, Galatasaraylı arkadaşlarımın canını acıtmak istemem. Ama Ali Lukunku ve dudaklarını unutmak ne mümkün. Kendisi Bakırköy'deki bir hayranını Florya'dan öpecek dudaklara sahipti.

Bu takım daha nasıl dibe vurur bilmiyorum. Ama gene belki bazıları Rijkaard fetişliği yapıyorum diye kızar ama, bu tabloda en az pay Rijkaard'ın. Takımın bir şekilde, kimlik ve sistem kazanması şart. Senelik gelip geçer başarılar bizi kesmiyor artık.

Konunun derinine de inmek lazım. Adnan Polat'ın 3 senesine bir bakmak lazım. Çünkü son 15 senede böyle bir fiyasko yok.

Maradona

17 Mayıs 2010 Pazartesi

Bursaspor Medya Devrimini Yapabilir Mi ?

11 Eylük 2009 tarihinde, bizim blogda kendi çapımızda Bursaspor açılımı yapmıştık. O zamandan beri hepinizin bildiği gibi Hasan kardeşimizin kendi blogunda yazdığı yazılara burada da yer veriyoruz. Kendisi şu sıralar hala bulutların üzerindedir herhalde. Hakkıdır bu mutluluğu yaşamak.

Bursaspor dün futbol tarihimizde hatırı sayılır bir yeri haketti. Neler mi yaptı Bursaspor?

1- 5. şampiyonumuz oldu.

2- Doğru transfeler ile aradaki bütçe farkının aşılıp devlerle mücadele edilebileceğini gösterdi bize.

3- Bağlanmış ligin ipini çözdü !!

Olayın hikayesini, bu başarının sebeplerini falan sanırım bir çok blogda okuruz. Ben de ilk fırsatta elimden geleni yapıp yazacağım bir şeyler. Ama bugün sıcağı sıcağına medya açısından olaya bakmak istiyorum.

Biliyorsunuz, ligimiz bağlanmış bir ligdi. Aziz Yıldırım rakip forveteleri, hakemleri ve kalecileri alıyordu. Hatta Trabzonspor'u bağlamışlar kupa ve ligi üçleşmişlerdi. Ahmet Çakar ve Erman Toroğlu'nun başını çektiği grup, evirip çevirip bunları söylediler durdular. Bugün ise Daum istifa etsin diyen bunlar.

Ben ise kendi halinde bir blog yazarı olarak bu iki organizma başta olmak üzere bütün bu saçma sohbetler ile suyu bulandıran herkesi Daum'dan önce istifaya davet ediyorum. Bursaspor'un şampiyonluğu futbolumuz için bir devrim olur mu bilmiyorum ama en azından medyamız için devrim olmalı. Umarım bu safralardan ülke olarak kurtuluruz.


Maradona

İlahi Adalet

Bursaspor'u kutluyorum.

Sezon boyunca forvetsiz ve organizasyonsuz oynayan Fener, Beşiktaş maçında milyonların nefretini kazandı. O gün yazdım. "İlahi adalet varsa Bursa şampiyon olur" dedim. Sonunda oldu. Geçen hafta da yazdığım gibi önlerinde kötü bir Sivas örneği var. Umarım o yanlışları yapmazlar. Ama böyle bir şehir-takım bütünlüğü varken sırtları kolay kolay yere gelmez. Tebrikler Ertuğrul Sağlam.

Dün tek kale oynadık, tamam. Fakat forvetsizliğimiz bu sefer ortaya çıkan oldu. Bu da bize ikinciliği getirdi. Son maça kalması dramatik ama bence lig gayet normal bitti.

Gelelim maç sonu rezaletine. Anons saçmalığını yapan kimdir? Nedeni tribünlerin Trabzonlu sporcuları tartaklamamasını sağlamaktı. İki gündür bunu soruyorum kendime. Eğer Trabzon'u yenemezsek tribün nasıl tepki verecekti? Sahaya inip önlerine geleni dövmelerinden korkuyordum. Bunu da böyle engellediler akıllarınca. Fakat sonuçta Kadıköy'de bir iç savaş oldu.

Bu sene başarısız bir yönetim vardı. Daum'u getirip bir de 3 sene şampiyon olacağız gibi çocukça bir söz verdiler. Haliyle tutamadılar. Daum takımı iyi yönetti diyemem. Semih'i kenarda oturtmak bile tek başına sezonu kaybettirebilirdi ve kaybettirdi. Fakat hakkını da vermek lazım. Geçen sene boyunca uyuyan bir devi uyandırdı. Mücadeleci bir takım yarattı. Bu sene Şampiyonlar Ligi'ne gidiyorsak bunun mimarı Daum. Ligi kaybettiysek de mimarı Daum.

Şimdi başkan bırakacak diyorlar. Yeni bir yönetim ve yeni bir teknik kadro gelecek büyük ihtimalle. Fakat umarım takımda sadece 3-4 kişinin yeri oynar. Çünkü bu sene kurulmuş olan ekip geçen seneden daha iyi ve bence iyi bir iskelet var.

Şimdi bize soru işaretleriyle dolu bir yaz kaldı. Eylül'e kadar her şeyin belirsiz kalacağı bir dönemde bütün Fenerlilere sabır diliyorum. Elimizdeki Şampiyonlar Ligi şansı çok iyi değerlendirilmeli. Soğuk kanlı olunmalı. İyi hamleler gelmeli. Bekleyip göreceğiz.

Marquinhos

14 Mayıs 2010 Cuma

Biletix, Taraftar Kart ve Çile

Memleketimizde maça gitmek zor iş. Hele öğrenci bir insansanız ve sezon başı kombine parasını doğal olarak denkleştiremiyorsanız işiniz vahim. Siz endüstriyel futbolun dışladığı pislikten başkası değilsiniz. Paranız yok ve sevdiğiniz takımın bir maçına gidebilmek için bütün acıyı çekmeniz gerekiyor. Ülkemizde asgari ücret, net 576,57 lira. Türkiye nüfusunun yüzde doksanı 3 büyük takım taraftarı diyelim ve aynı yüzde 90 insan yoksulluk sınırının altında. Ülkemizde asgari ücret ile yaşamaya çalışan birisinin kombine kart alması mümkün değil. Peki bu oyun kimin için oynanıyor? Parası olup, sezonluk bir kart bedelini verebilen insanlar için mi? Düşünsenize bir öğrenci bir maça gidebilmek için, okul yemekhanesine bir ayda ödediği parayı ödemek zorunda.

Neyse şimdi bütün bunları bir adım ileriye taşıyalım. Bir şekilde bir maça gidecek parayı cebimize koyduk. Sonrasında insanın hayatına daha garip mecburiyetler giriyor. Galatasaray maçlarına öncelikli bilet alabilmek için, Galatasaray Bonus kart alman lazım. Bunun yerine bir taraftar kart olsa ben ona razıyım. Kredi kartı almak zorunda olmak, bu sistemin götümüzden içeri tamamiyle girip, bir iki tur atması demek. Fenerbahçe'nin taraftar kartı var. Şartları nedir bilmiyorum. Gene endüstriyel futbolun bir ürünü ama en azından "takım kredi kartına" göre daha şirin bir şey. Beşiktaş'ın ise eğer yanılmıyorsam henüz böyle bir olayı yok. Bu arada taraftar karta şirin diyorum ama kötünün iyisi olarak. Yoksa bir takımı seviyorsun, sevgini ispatlamak için para veriyorsun. Yani bu bir yerde, çok sevdiğin kız arkadaşınla buluştuğun zaman, sevgilim çok güzel bir gündü, al şu 20 lirayı cebine koy demek gibi birşey.

Bütün bu vecibelerimizi yerine getiriyoruz ve sıra o bileti almaya geliyor. İşte burada devreye sistemin en işlemez unsuru olan Biletix giriyor. Biletix'in Merter Şubesi ve Cevahir şubesi, karaborsa biletin İstanbul'daki kalesi. Ha kusura bakmayın karşı tarafta da vardır belki, ben Avrupa yakası insanı olduğum için bilmiyorum. Bu iki şubede sıraya girip bilet almak, benim bu yaştan sonra lisans alıp futbolcu olmam kadar zor. Sürekli birileri önünüze geçer, siz ne oluyor dediğiniz zaman, dayak yersiniz ve siz sezonluk bilet parasına sahip olmadığınız için bu kimsenin umrunda değildir.

Biletix'in karaborsacı olmayan şubelerinde ise, işler sürekli yavaş işler. Bilet almak için sabah 4 5 6 gibi sıraya girersin. Şansın varsa bilet alırsın. Bu şirketin internet sitesi vardır. O siteyi kullanıp derbi maça bilet almış birisini tanımıyorum henüz. Telefonu ise meşgul çalmayı çok sever.

Peki niçin, kimse bu konunun üzerine gitmez? Karaborsacılar ile işbirliği yaptığı hiç bir yerden görülmez. Gazeteye, televizyona haber olmaz. Bilet izdihamı denir geçilir. Kimse orada dönen pislikleri yazmaz, kimse sitenin çöktüğünü konuşmaz. Bunun bence 2 ana sebebi var, siz daha fazla da bulabilirsiniz.

1- Biletix'e gidip bilet alacak insanlar endüstriyel futbolun fakir adamlarıdır ve hiç bir sistemde fakir insanlar umursanmaz.

2- Bütün medya mensupları biletlere başka şekilde ulaşır. Birisi de gidip Biletix'den bilet almaz eşine dostuna. O yüzden bilmiyorlardır.

Ha bir de kimse alınıp darılmasın (darılan da darılsın valla) "etkili ve takip edilen" bloglar sponsorlar ile bilet buldukları için, bu konu umurlarında değildir. Yoksa Star spikerleri için sayfalar yazan insanlar, 2 satır da insanların bilet alırken neler yaşamak zorunda olduğunu yazardı.

Sevgiler Saygılar

Maradona

13 Mayıs 2010 Perşembe

Sezon biterken ...

Ligin sonu gelmiş daha adam akıllı bir lig yazısı yazmadığı fark ettim. Ayıp aslında diğer yazarlar her hafta 4-5 yazı yazarken ben biraz kolaya kaçıp video koyup kaçıyordum. Çok ilginç veya yaşamadığım şeyleri yazmamaya çalışıyordum.

Lig biterken belki de sezon biterken ülkede olup biten şeyleri kendimce yorumlamak istiyorum. "Futbol Futbol" havası yakalayarak yorumlamaya çalışacağım.

Yılın Takımı : Bursaspor ; her şey ortada 4 büyüklerin 3'ünün düştüğü lig yarışında son haftaya girilirken şampiyonluk adayı.

Yılın Teknik Direktörü
: Ertuğrul Sağlam ; Bursapor'un elinde olan futbolcuları en iyi şekilde nasıl kullanılacağını ortaya koyarak ve bunu alışılmışın dışında daha ofansif bir anlayışla yaptığı için.

Yılın Yabancı Futbolcusu : Ariza Makukula ; yerlerde sürünen bir kariyeri ayağa kaldırmayı başardı bunda en büyük etki kesinlikle Kayserispor ve Tolunay Kafkas'ın oyun anlayışı.

Yılın Yerli Futbolcusu: Volkan Şen ; Bursaspor'un şu an bulunduğu yerde en büyük pay sahiplerinden birisi. İnşallah bu sene doğru bir tercih yapabilme şansı bulur transfer yapacaksa da doğru takıma gider.

Yılın Futbol Olayı : Kupa Finalinin Şanlıurfa'da oynanması ; Burada bir kaç kez tutumunu eleştirdiğim Diyarbakırspor'a nazire yaparcasına organizasyon işleri nasıl yürür nasıl hallediril büyük 2 takım nasıl misafir edilir gösterdiler.

Yılın Çirkin Futbol Olayı : Ankaraspor'un ligten düşürülmesi ; bu konuyu nasıl eleştirsem bilemedim nereden tutsak elimizde kalan konuyu fazla dallandırmadan uzatmadan yaşanmamasını dilemekten başka şansımız yok.

Yılın Çirkefi : Bilica ; Derbi maçta yaptığı iş akıla mantığa sığmayacak bir olaydı üst mahalle ile maç yapan çocukların bile yapmayacağı dereceden ucuz bir hareketti.

Yılın Hakemi : Cüneyt Çakır ; Futbol sahalarının artık komiserlere değil insan psikolojisinden anlayan kişilere ihtiyaç duyduğunun kanıtı olan Cüneyt Çakır'ı seneye büyük turnuva finalleri yönetirken görmek istiyoruz

Son olarak ; ben bir Galatasaraylı olarak lig yarışından uzaklaştığımız andan itibaren ligde kim şampiyon olacağını umursamamaya başladım. Bir çok Galatasaraylı Bursaspor'un şampiyonluğunu isterken ben hiç ses çıkarmadım ve çıkarmayacağım. Galatasaray şampiyon olamamışsa kimin olacağı beni ilgilendirmez. Keşke yöneticiler de bunu söyleyebilselerdi.

Bu sezon için genel durum bu. Dünya Kupası güzel geçer büyük sürprizler yaşanır diye temenni ediyorum. O konu için de ilginç şeyler buldukça paylaşacağım. Bu arada favorim İngiltere (Teknik ekip faktörü).

Saygılar.

Maradona ve Tercihleri


Kendisine olan sevgimi ve ötesindeki hayranlığımı biliyorsunuz. Gene gündemin yukarılarına oturdu. Cambiasso, Zanetti ve Lisandro Lopez gibi isimleri Dünya Kupası'na götürmeyerek eleştirilerin odağındaki isim oldu. Bu üç ismi almamasının mantıklı yahut mantıksız hiç bir açıklaması yok. Bunu yapan Maradona değil, bir başkası olsaydı sanırım o gün işine son verilir, yeni liste ile Fifa'ya başvurulurdu. Bunu yapan adam ise Arjantinliler için "Tanrı" olduğundan biraz daha az tırıldanıyorlar.

Aslında Maradona'nın bu seçimleri beni pek şaşırtmadı. Gereksiz süprizler bekliyordum, ama bu kadar gereksiz olacağını ummuyordum. Kendisi grup eleme maçları süresince 100 e yakın oyuncu denedi. Ya bir ekol, bir sistem ve bir düzen yoktu. Aziz Palermo sayesinde geldiler kupaya.

Sonuç ne olur izleyip göreceğiz. Ama ben ne kadar üzülsemde çeyrek final ötesi zor gibi duruyor. Birde Messi konusu var. Herkes garibimden Maradona olmasını bekliyor. Ama aralarında şöyle bir fark var. Maradona dünyanın en büyük oyuncusuydu ve o oynadığı takımlarda sistemin kendisi oluyordu. Messi ise mükemmel bir sistem içinde dünyanın en iyi oyuncusu. Sistemi o kurmuyor, sistem onu oynatıyor. Messi'den Tanrı olmasını bekleyip, sonra "Eh be Messi, Barcelona'da dayım bile oynar" demeyin.

Rusya'ya Vizeler Kalktı


Bir sevgilim vardı. Sosyoloji okuyordu. Zaman zaman "Ruslar" ile ilgili şakalarımdan dolayı kafa ütülüyordu. Ayrıldığımız için rahat rahat yazabiliyorum konu ile ilgili. Sonuçta futbol ile ilgilenen insanların büyük bir çoğunluğu erkek. Biraz şuursuz erkek mavrası yapmanın kimseye zararı olmaz.

Hayatım boyunca bir kadınla para karşılığı birlikte olmadım, sanırım olmam da. Ama hep bir geyiktir Marquinhos ile aramızda "rusa gidelim". Yaşları bizimle yaşıt olan, zaman zaman rezil erkek sohbetleri yapanlar da konuşmuştur böyle şeyler eminim. Haberi duyunca aklıma soysuz bir ton laf geldi. Eminim sizin de aklınıza gelmiştir. Hadi beyler birbirimizi kandırmayalım. Evet kadın bedeninin para karşılığı satılmasına karşıyım ve fakat güzel Rus kadınlarının hepsi kefaşe değil sonuçta. Senin benim gibi normalleri de var. Bu vize kalkışı neleri değiştirebilir acaba ülkemizde onu bir düşünelim.

Önce bizim Tradeki'nin dediği ile başlayorum, diğer maddeler bana aittir.
  1. Zuhal Topal ve Ersa Erol gibi evlilik programı yapan ablalar işsiz kalabilir
  2. Artık sokaklarda daha az bıyıklı kız ve kadın görürüz. (metrobüs başına en az 3 tane görüyorum. Favori bırakmayı seven kızlardan bahsetmiyorum bile)
  3. Artık belki kızlar daha az "Evlenmeden Olmaz" der.
  4. Sanki dünyadaki tek kadın oymuş gibi gereğinden fazla nazlanan kadınlarımız normale döner. Sevişmek için artık 3 yemek değil, 1 yemek yemek yeterli olur sanırım.
  5. Emekli ikramiyesi ile yaşlı amcalar Rusya'ya gider. En azından ölmeden önce Türkiye dışında başka bir yer görmüş olurlar.
  6. En önemlisi ise, bizim az gelişmiş erkeklerimiz bütün Rus kadınlarının orospu olmadığını anlar.
Biletlere baktım, böyle 2 3 ay sonrası için gidiş dönüş 500 falan. St. Petersburg'u hep çok merak etmişimdir. Kısmet bu işler. Gidersem bir gün size de matruşka getiririm

Maradona

11 Mayıs 2010 Salı

Şampiyonluk Pazara Kaldı

Geçen hafta yazdığım yazıda "Umarım Ankaragücü, Denizli gibi kirli oyunlara başvurmaz da temiz bir maç oynanır" demiştim. Korktuğum başıma gelmese de tribünün gereksiz nefreti ve sahaya yağdırılan taşlar ve diğer maddeler düşündürücüydü.

Geçen hafta "Adsız" adlı bir arkadaş "Size çakacaklar, rahat ol" diyerek beni rahatlatmaya çalışmıştı ama artık o daha rahattır diye düşünüyorum. Tribünün öfkesi ise gerçekten çok komik. Zaten Gökçekler tarafından satın alınan takımlarına bir tepki bile veremezlerken bir de hiç bir maçta takımına destek vermeyip sadece Fener'i şampiyon yapmamak için stadı hınca hınç doldurmaları ve maç boyu küfür etmeleri tek soruyu akıllara getiriyor. Daha önce neredeydiniz? Ankaragücü takımı adına çok üzücüydü bu. Futbolcular da şaşırmıştır heralde.

Neyse ki tribündeki küfürler ve sahaya atılan taşlar Fener'i etkilemedi ve Fener bu haftayı da lider kapadı. Kim bilir belki tribünden bu baskı gelmeseydi belki Ankaragücü daha iyi bir futbol oynardı.

Fener'de yine organize atak yokluğu vardı. Kanatlar Vederson'un etkisiz ortaları hariç yoktu ama bu ligde 3 büyüklerin formaları altında böyle mücadele ederseniz 3 puanı alırsınız. Cristian'ın golle dönmesi sevindirici ve bence takımda kalmalı. Ben olsam Selçuk veya Deniz'i gönderir ve onu takımda tutardım. Bu gidişle Selçuk gitmez zaten.

Defans ve kale yine mükemmeldi ve yine gol yemediler.

Ben olsem bu takıma ne yapardım? Cristian'la dönüşmeli oynayabilecek daha mücadeleci bir ortasaha alırdım. Fransa Ligi bu adamlarla dolu. Bir tane mücadeleci ve şutör Afrikalı bulunmalı. Sol kanat veya sağ kanat takviye edilmeli. Bilica daha sakin bir stoperle değiştirilmeli. Ben olsam forvet hattını da yabancıyla doldurmazdım. Semih'i ve Gökhan'ı tutup bir tane daha Türk forvet alırdım. Umarım Semih kalır ve bize sağlıklı bir sezon daha izletir ama gidişat pek öyle değil gibi.

Peki Trabzon maçı ne olur? Sanki bütün haftayı kolbastı oynayarak geçirecekler gibi. Maça da bu moralle başlarlar ama heralde ikinci yarı maçı bırakırlar ve tatil havasına girerler. Fener, seyircisinin desteği ile bu maçı almalı. Ben de tribündeki yerimi almaya çalışacağım.

Tabii bazı ihtimaller söz konusu. Bursa 3 puan alır ve Fener de rakibini yenemezse şampiyon oluverir. Fakat Bursa şampiyon olamasa da dün Bilgin Gökberk'in dediği gibi zaten şampiyon oldular. Umarım şampiyonluk kaçsa da şampiyon olmuş gibi hamleler yaparlar ve Sivas olmazlar. Yönetime ve Ertuğrul Sağlam'a büyük işler düşüyor. Önlerinde Sivas örneği var. Umarım hep potada olurlar. Zaten şampiyon olurlarsa doğru hamleler gelecektir.

Pazar günü şampiyon belli olacak ve bize de kutlamak kalacak. İki takıma da başarılar.

Marquinhos

10 Mayıs 2010 Pazartesi

"Bu Haftalarda Önemli Olan 3 Puan"

Türk Dil Kurumu'nun sözlüğünde Futbol için, "Topu, kafa veya ayak vuruşları ile karşı kaleye sokma kuralına dayanan ve on birer kişilik iki takım arasında oynanan top oyunu, ayak topu" diye bir tanım yer alıyor. "Oyun" kelimesi için ise iki farklı tanım var konumuzu ilgilendiren.
  1. Yetenek ve zekâ geliştirici, belli kuralları olan, iyi vakit geçirmeye yarayan eğlence
  2. Bedence ve kafaca yetenekleri geliştirmek amacıyla yapılan, çevikliğe dayanan her türlü yarışma
Oyun tarifinin biz seyirciyi ilgilendiren tarafı "iyi vakit geçirmeğe yarayan eğlence" bölümü sanırım. Futbol bizim herhangi bir zihinsel yahut fiziksel parçamızı geliştirmek zorunda değil. Ha futboldan, hayatta işimize yarayacak bir şeyler öğreniriz o ayrı. Ama taraftar olarak işin en güzel kısmı bize ait; "Eğlenmek".

Ülkemizde futbol ile ilgili unutulan en önemli unsur sanırım bu işin bir oyun olduğu. Biz buna sıklıkla bir savaş gibi bakıyoruz. İlla kazanan tarafta olmak istiyoruz. Tuttuğumuz takım kazandığı zaman, futbolcular birer kahraman, teknik direktör general, kaybedince bunların hepsi vatan haini. Peki altı üstü 3 puan için futbolun içine kadar daha edeceğiz?

Bilenler biliyor artık ben bir Galatasaray taraftarıyım. Hayatımda en sıkıldığım Galatasaray, Lucescu'nun Galatasaray'ıdır. Evet oyuncu kalitesi iyi değil belki ama bu sahaya çıkıp defansif ağırlıklı futbol oynamanın bahanesi olmamalı. Güzel oyunun sürekli ikinci hatta üçüncü planda kaldığı o günlerde, gelen başarılara rağmen bir şey eksik kalıyordu. Sanki boza var, ama tarçın yok gibi bir durumdu.

Zaman zaman bunun örnekleri çıkıyor karşımıza. Görsel olarak hiç bir doyuruculuğu olmayan takımlar başarılı sonuçlar kazanıyor ve biz "Kazananı" sevmek zorunda bırakılıyoruz. Çünkü çıkıp da Morinho'nun İnter'inin 20 metrede durduğu futbolu sevmemek, günümüzde 7 büyük günahtan bir tanesi. Kazanmak günümüzde "oyun"un asıl amacı haline geldi.

Ülkemizde ise durum daha da ızdırap verici. 34 lig haftası şöyle geçiyor. Sezon başlıyor, takımlar daha kondisyonsuz, uyumsuz derken güzel futbol beklenmeyen bir 5 6 hafta oluyor. Eyvallah anlarım. Sonra Avrupa maçları falan başlıyor. Çarşamba - Pazar periyodunda, önemli olan kazanmak oluyor. İlk yarının son haftalarında ise, zaten önemli olan devreye önde girmek. Takımlar aradan çıkıyor, artık elleri ovuşturup futbol bekliyorum. Yok ama ne haddime, devre arası yaramaz ki takımlara. Isınmaları için biraz daha zaman var. Mart ortasında ısınan takım, kendisin şampiyonluk yarışında buluyor. Ve bu sakın unutulmasın bir takım eğer şampiyonluk yarışındaysa, ondan güzel futbol beklenmez. Sakın böyle bir hadsizlik yapmayın, futbol tanrısı çarpar valla billa. Derken sezon bitiyor, bize 50 maçta maksimum 5 6 güzel maç kalıyor. Bir de kupa. Hepimizin gözünü kör ediyor o kupaların ışıltısı.

Yanlış anlaşılmasın ben demiyorum ki, güzel oyun pahasına günümüz futbolunun doğrularından uzaklaşılsın. Ama şu unutulmasın ki, güzel kaybetmek diye bir şey vardır. Siz bütün doğruları yaparsınız, ama topun canı istemez gol olmayı. Euro 2008'i hatırlayın. Almanya karşısında Milli Takım'ın oynadığı futbolu hatırlayın. Tamam üzüldük kaybedince belki, ama hangimiz o takım için kötü oynadı ve kaybetti diyebilir?

Farkındayım, tarih ayrıntıları yazmıyor genelde. Ama bir taraftar olarak, bir futbol sever olarak güzel futbol beklemek benim en doğal hakkım. Her zaman güzel oyun peşinde olmak derdindeyim. Ve şimdi anlıyorum bu işleri daha çok bilen bazı abilerin niçin Hollanda takımına "En güzel kaybeden" takım dediklerini.

Maradona